İnternet Çağı Gencine Türkçe’nin Sırlarını Keşif Rehberi

Market rafları, bilgisayar ekranları, sosyal medya araçları ve en yaygın boş zaman geçirme huylarımızın başında gelen dizi ve sinemanın ortak yanı nedir? Cevap: Görsellik odaklı olmaları. Bugünün dünyası bizi öyle bir görsellik saldırısına maruz bırakıyor ki temel aktivitemiz “bakmak” fiiline indirgeniyor ve bakma eylemimizin şiddeti tarih boyunca görülmemiş boyutlarda! Eski zaman insanı nehre baktığında sadece bakıyordu, ağaca baktığında sadece bakıyordu, araç-gerece baktığında sadece bakıyordu ama biz bugün market rafına, telefona, televizyona bakmıyoruz; onların görsellik bombardımanına tutuluyoruz. Resimler gözümüze fırlatılıyor ve bu kadar resim saldırısına uğrayan gözlerimizin okumaya dermanı kalmıyor. Haliyle yazmıyoruz da, internetin hızlı ve sıkışık dünyasında meramımızı bir emoji fırlatarak yahut beğeni imgesi bırakarak ifade ediyoruz çoğunlukla.

Yanlış anlaşılmasın, bu illâ kötü bir şeydir demiyorum; sadece durumu tespit ediyorum. Hepimizin onaylayacağı, tespit etmeye çalıştığım bu durum bizatihi kötü değil ama kötülüğü su götürmez olan bir faciaya yol açıyor: Konuşamıyoruz. Gözlerimiz yoruldukça zihnimiz yavaşlayıp dilimiz köreliyor. Ağzımızın içindeki dil eriyor, salyangozumsu bir nesneye dönüşüyor. Diksiyonumuz laçkalaşıyor, sünepe ve kuru bir şekilde konuşmaya başlıyoruz. Kelime kullanmıyoruz artık. Kelimelerimiz öldü. Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı’yla birlikteydi ama artık söz yok, öldü. Tanrı katına uğurladık sözü, bize emojiler ve “like”lar kaldı. Binlerce yıldır söz üzerine inşa edilen dünya medeniyetinin geldiği nokta kendini imha, sözü imha oldu. Belki de Tanrı bizi Babil Kulesi yüzünden tekrar cezalandırıyordur.

Kendi evimizin sütunlarını bombalama cinnetinden kurtulup yine medeniyet özümüze dönmemiz, dilimizi keşifle mümkündür. Söze dönüş, öze dönüştür.

“Kamus namustur” Cemil Meriç’in en isabetli ifadelerindendir. Dilimizin inceliklerine derinlikle hakim olmaya en azından çaba sarfetmek, düşünebilmenin temelini teşkil ediyor. Yürüyebilmek için zemine; düşünebilmek, anlayabilmek, tartışabilmek için dile ihtiyacımız var. İdeolojik saplantılarla dili bir çıkmaza soktuk, bir daha da çıkaramadık. Bu yazıyı okuyan herkesi youtube’da herhangi bir ideolojik tartışma videosunun altındaki yorumlara göz atmaya davet ediyorum. Konuşamayan insanlar için adice küfürleşen basit mahluklara dönüşmek mukadderdir. Zihninde bir fikir oluşturamayan, onu bir dizgeye oturtamayan, sonra onu güzel bir şekilde, birkaç cümleyle mantıklı bir akış içinde ifade edemeyen insanlar neyi inşa edecek, hangi taşı taşın üstüne koyacak, hangi eseri yükseltecek, söyler misiniz? Bu basit insanların zihinsel envanterlerine sadece birkaç güzel kelime, etimolojisi ve çağrışımlarıyla birlikte hediye edilse öğürüp küfürleşmekte olan bu kişiler rahatlayacak, artık kendilerini böğürtü yerine cümlelerle ifade etmeye başlayacaklardır. Bu yüzden bizim dilimizi yeniden keşfetmemiz şarttır.

Bazen haberlerde duyarız; büyük bir arkeolojik keşif gerçekleşmiş ve tarihe bakışımızı değiştirmiştir. Yahut büyük bir bilimsel keşif gerçekleşmiş ve evrene bakışımızı değiştirmiştir. Aynı şekilde dilimizin inceliklerini keşfetmek de dünyaya bakışımızı değiştirme gücünü haiz, müthiş sarsıcı bir keşiftir. Üstelik bu hem çok kolay, hem de çok keyiflidir. Birkaç örnekle devam edelim ve dilimizin sırlarını çözmenin tadını beraber çıkaralım.

Gamze kelimesinin aslında göz kırpma demek olduğunu keşfetmek, “Bakmıyor çeşm-i siyah feryâde” şarkısını anlamada ufkumuzu açacaktır. Çeşm-i siyah, malum, siyah göz demek. Sevgilinin kara gözlerinin, aşığın feryadını umursamamasını yine sevgilinin göz kırpışına şikayet etmek; “Gel şu zalim gözleri bir kırpış ört de beni bu aşk belasından bir saniyeliğine kurtar, bir an nefes alayım” iması sanat değildir, deha değildir, fevkaladelik değildir de nedir?

Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye adlı nefis kitabını okuyanlar veya aynı isimdeki film uyarlamasını seyredenler bir ifadeyi unutmamışlardır diye tahmin ediyorum: “Lepiska saçlım”. Bu lepiska nedir, bir çiçek midir, nehir midir, rüzgar mıdır diye araştırınca öğrenmiştim ki meğer lepiska, Almanya’nın Leipzig şehrinin Türkçe söyleyişe uyarlanmış haliymiş ve Leipzig’in meşhur ipeği anlamına gelmekteymiş.

Keza meslek kelimesinin aslında yol olduğunu keşfetmek… Meşhur sosyolog Richard Sennett İngilizce’deki kariyer (“carry” fiili ile alakalı olup atların yük çektiği yollar anlamına gelen “career”) kelimesinden yola çıkarak bugünkü “iş”lerimizi, “meşgale”lerimizi (“job”) yeni kapitalizm eleştirisi çerçevesinden çok iyi bir şekilde değerlendirir. İngilizce’de kariyerin yol anlamına gelmesi gibi Türkçe’de de meslek yol anlamına gelir, çok şaşırtıcı değil mi? Bizlerin meslek’ten iş’e evrilen çalışma hayatları da aynı dil cilvesini ve emeğe yabancılaşma durumunu içerir yani. Career ve job kelimelerinin etimolojisi üzerine kurulan ilginç sosyolojik argüman, meslek ve iş kelimelerinin kökenlerinde de doğrulanmaktadır. Bakın dilin derinlikleri nelere kadir!

Dilimizde batı dillerinden miras bir ifade var, şövenizm diye. Bu kavramın ortaya çıkmasına sebep olan Şöven, aslında adı Nicolas Chauvin olan Napolyon’cu bir askerin soyadı. Onun hikayesini okuyana kelime daha bir farklı görünür olacaktır.

Bir örnek de argomuzdan olsun. Moruk kelimesi Ermenice’de sakal demektir. İlginç bir dönüşüm değil mi, bir dilin sakalı bir başka dilin sakal sahibini betimler olmuş.

Divan edebiyatına kısaca değinecek olursak, Nedim’in:

Leblerin mecrûh olur dendân-ı sîn-i bûseden

La’lin öptürmek bu hâletle muhâl olmuş sana

Beyiti birebir şöyle güncellenebilir:

Dudakların yaralanır “buse” kelimesindeki “se” harfinin dişlerinden

Dudağını öptürmen bu yüzden imkansızdır

Arapça imla bilenler “se” yani “sin” harfinin çıkıntıları/dişleri olduğunu bilir. Bu beyit bugüne belki bir adım daha getirilebilir:

Öpücük kelimesinin baş harfinin noktaları dudaklarına batar

O yüzden mi bana bir öpücük vermiyorsun

Sanat ve deha bundan başka bir şey midir? Yine Nedim’in:

Güllü dibâ giydin amma korkarım âzâr eder

Nâzeninim, sâye-i hâr-ı gûl-i dibâ seni

beyiti bizi sözün güzelliği karşısında hayrete düşürür:

Gül desenli bir elbise giymişsin ama korkarım ki

Ey nazlım, elbisenin gül deseninin dikeninin gölgesi seni incitir

Sadece sözün değil, aşkın güzelliği de bizi epsem etti!

Haydi Rasih Dede’nin:

Dilde gam var, şimdilik lûtfeyle gelme ey sürûr

Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne

beyitiyle bitirelim:

Gönülde hüzün var, şimdilik lütfet gelme ey hüzün

Olamaz bir evde misafir misafir üstüne

Bu ve benzeri şiirlerin bütün kelimelerini çözmek, dünyanın en gizemli bulmacasını çözmekten daha büyük bir mutluluk veriyor insana. Şiir karşısında hayrete düşmek gönlümüzü bereketlendiriyor, böylesi şaheserleri çözdüğümüzde kalbimiz keyifle aydınlanıyor. Kelimelerin mazisine gittikçe, çağrışımlarını duydukça dilimiz açılıyor, gönlümüz de aklımız da ferahlıyor…

Keşfimize, gönlümüze, sözümüze bereket! Aklımıza, fikrimize, tefekkürümüze bereket! Güzel konuşalım, güzel düşünelim, güzel tartışalım, güzel inşa edelim! Buyrun, Ötüken’in, Kubbealtı’nın ve Nişanyan’ın internette mevcut olan harika sözlüklerini sunuyorum; dilini zenginleştirmeyenlerin hiçbir bahanesi yok: www.lugatim.com / www.otukensozluk.com / www.nisanyansozluk.com

Yazar
Fatih AKICI

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen