İktisattan Anlamam Diyenler İçin: Türkiye Ekonomisi Batıyor mu?

24 Haziran Seçimlerinden önce bir blog yazmıştım. “İktidarda veya muhalefette ben olsaydım bu seçimleri kazanmak istemezdim…” mealindeydi. Ekonominin içinde bulunduğu sıkıntıların seçimler sonrasında yönetim sorumluluğunda bulunanlara yaşatacağı kâbusa dikkat çekmeye çalışmıştım.

Kenan IŞIK

Ve fırtına koptu.

Türk Lirası, yabancı paralar karşısında kısa sürede büyük değer kaybına uğradı (ya da kimilerine göre uğratıldı).

Halk olayı büyük sükunetle izliyor. Ancak siyasiler ve basın dünyası için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Olup biteni anlamıyorlar… İktidar ve destekçileri de, muhalefet ve sözcüleri de, medyası da…

Taraflardan biri “battık, öldük, yandık….” şeklinde yaygara yaparken, diğer taraf artık konuyu nasıl algılıyorsa adeta “cihat” ilan eder vaziyette, çırpınıyor…

Ve sorunla veya çözümüyle ilgisi olmayan öylesine büyük bir uğultu çıkarıyorlar ki, olayı sakin bir şekilde izlemeye ve anlamaya çalışan halkta panik ve korku oluşturma tehlikesi yaydıklarının farkında değiller…

Konuya, ilgi duyan sevgili Milliyet Blog okurları açısından açıklık getirmekte yarar gördük:)

Lütfen, herkes sakin olsun.

Yaslanın arkanıza, şöyle derin bir nefes alın, olup biteni, herkesin anlayabileceği yalınlıkta ve açıklıkta izah etmeye çalışayım…

Kısa ve net!

Ortalığı velveleye veren olayı anımsayalım önce…

TL, yabancı paralar karşısında değer kaybetti.

Kayıp, son bir yılda ve ağırlıkla da son bir ay içinde yaklaşık % 50 oranına ulaştı.

Yani, aynı miktar Türk Lirasıyla artık bir yıl önce satın alabildiğimiz Dolar ve Euro’nun ancak yarısı kadar döviz alabiliyoruz.

Bu durum “felaket” olarak yorumlandı.

Muhalefet, siyaseten işine öyle geldiği için ve iktidar da galiba olayı tam anlamadığı için…

Bu durum gerçekten tam bir “felaket” ise peki öncesi neydi ki?

Kur artışından önceki dönem çok “matah” bir dönem miydi? Kur artışından önce her şey çok mu güllük gülistanlık idi? Kur artışından önceki ortam çok mu idealdi…?

Değildi!

Ne kur artışından önceki dönem “ideal” idi, ne de bugün bir “felaket”le karşı karşıyayız.

Her iki dönem için “iki tarafı keskin bıçak” benzetmesi yapabiliriz.

Baktığınız yöne bağlı.

Kurlarda meydana gelen hızlı yükselişin geldiği seviyenin de, öncesinin de, herkesin ve her kesimin bulundukları konuma bağlı bakış açılarına göre değişkenlik gösteren yararlı ve sakıncalı olarak nitelenebilecek yanları vardır.

Dalgalanmanın zamanlamasında uluslar arası, siyasi vb. etkenler rol oynamış olabilir ancak dalgalanmanın esas sebebinin iktisat bilimiyle açıklanabilir özellikleri sabittir.

Kısaca anımsıyoruz.

İç ve dış ticarette tam serbestiyet var.

Yaklaşık yarım trilyon dolar dış borcumuz var.

Dışarıya sattığımızdan fazlasını dışarıdan satın almak durumundayız. Yani dış açık veriyoruz.

Bu nedenle dış borcumuz her yıl artıyor.

Kolayca dış borç bulabilmenin basit ancak en yüksek maliyetli yolunu on yıllardır kullanıyorduk.

Şöyle yapıyorduk.

Döviz kurlarını sabit tutuyorduk. TL faiz oranını ise yüksek…

Yabancı yatırımcı bu durumdan yararlanıyor, dövizini Türkiye’ye getirip bozduruyor, TL cinsinden faize yatırıyor, vade sonunda faizli bakiyeyle ülkemize getirdiğinden çok daha fazla döviz alma olanağına kavuşarak kâr ediyordu.

Çark böyle dönüyordu.

Bu çark hep böyle dönebilir mi?

Hayır…

Borç toplamı geri ödeme kapasitemizin üzerine çıkarsa, çark durur. Yani, yabancı yatırımcı ne zaman ki, “bu kadar yeter… fazlasında artık risk var” derse, çark durur ve tersine döner.

Yani, yabancı yatırımcı “bu kadar kazanmak yeter” dediği noktada faizdeki TL’nı dövize çevirip ülkesine dönmeye karar verirse, oluşacak döviz talebi neticesinde kurlar yükselir.

Olan budur.

Bu eninde sonunda olacaktı, bugünlere denk geldi.

İşte bu sistemin de pek çok sakıncası vardı.

Birincisi, faiz-kur makasından yararlanan yabancı yatırımcı ülkemizin kaynaklarını dışarı aktarıyordu.

İkincisi, sabit kur nedeniyle bizim mallarımız yabancı paralar cinsinden pahalı hale geliyor, onların malları ise bizim paramız cinsinden “ucuz” hale geliyordu.

Bu sebeple ihtiyaçlarımızı “üretmek” yerine “ithal” ederek karşılıyorduk. Bunun sonucunda içeride üretim azalırken, bize mal satan ülkelerin üretimleri artıyordu.

Bizde işsizlik artarken onlarda azalıyordu. Biz fakirleşirken onlar zenginleşiyordu.

Ve bu gidişin yol açtığı dış borç artışı sebebiyle bağımsızlığımızı yitiriyorduk.

Bu gidişi tersine çevirmenin pek çok aracı ve yolu vardır.

Bencileyin fakir, sosyalist ve devletçi kafalı olduğumdan kontrollü kur rejiminden tutun, devletin doğrudan ekonominin içinde yer alarak bütün bu sakıncaları telafi etmesinin mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Ancak küresel düzende bu tür politikalar uygulanmasına olanak bulunmadığından, liberalizmin kendi araçlarından söz etmek durumundayız.

Bu araçlardan biri devalüasyondur.

İçinden geçtiğimiz günlerde meydana gelen kur artışını bir nevi “devalüasyon” olarak adlandırmak mümkün.

Kur artışından önceki özetlediğimiz tablonun ülkemiz aleyhine yol açtığı olumsuzlukları dikkate aldığımızda içinden geçtiğimiz günlerin bir “felaket” olmadığını, hatta, akıllı politikalar ve kararlarla belki kurtuluşa giden bir ilk adım dahi olabileceğini belirtmeye cesaret edebiliyoruz.

Devalüasyonun ilk etkisinin herkesi fakirleştirmek olduğunu, fakirleşmenin alt gelir gruplarına inildikçe olumsuz nispi etkisinin arttığını bildiğimizi sözün burasında belirtelim ve bu sorunun çözümünün “sosyal devlet” ilkesinde olduğunu da ifade edip sol görüşteki arkadaşlarımızdan gelebilecek eleştirileri göğüslemeye çalıştıktan sonra devam edelim.

Meydana gelen kur artışı sonucunda yabancı menşeli mallar TL cinsinden pahalı hale gelmiştir. An itibariyle gelirimiz sabit kalmış olduğu için yabancı mallara olan talebimiz düşecektir. Söz gelimi ithal otomobil, telefon, mücevher vb. alımlarımız ve geneli itibariyle ithalatımız azalacaktır.

İhraç ürünlerimiz (ithal girdi oranında düşüklüğe bağlı derecede) yabancı paralar karşısında ucuzlamış olacak, ihracatımız artabilecektir.

Turizm gelirlerimiz artacaktır.

Artan talebe bağlı olarak üretim artacaktır.

Üretime bağlı olarak istihdam artacaktır.

Milli gelir artacak, refah yükselecektir.

Bu gelişmelerin sonunda dış açığımız azalacaktır.

Borçlanma ihtiyacımız düşecektir.

Borç ödeme kapasitemiz artacaktır.

Görüleceği üzere karşı karşıya olduğumuz durum, sakin bir şekilde bilimsel analize tabi tutulduğunda, döviz kurlarında meydana gelen artış herhangi bir felakete yol açmadığı gibi. bu artış olmasaydı müthiş bir ideal tablo içinde olmadığımız da anlaşılabilecektir.

Konu elbet çok komplikedir ve şu modellemenin içinde olan olmayan pek çok yönü ve boyutu bulunmaktadır.

Kur artışlarının toplumun genelinde bir yoksullaşmaya yol açması ve gelir dağılımı eşitsizliğini artırması kaçınılmazdır. Geliri döviz olmayan ancak döviz borcu bulunan kişi ve kurumların zorda kalacağı da ortadadır.

Bankalarımızın döviz mevcutları ve alacaklarıyla döviz borçları ve yükümlülüklerinin başa baş bulunduğunu dikkate aldığımızda ekonomimizin geneli itibariyle bu dalgaya dayanacak güçte ve kapasitede bulunduğunu belirtmeden geçmeyeceğim.

Özetle, ortada bir felaket, yıkım… yok. Kurlar artmasaydı “cennet” bir ortamda da değildik.

Sakin ve akıllı olmamız gereken günlerden geçiyoruz. Her krizin bir fırsat olduğunu bilerek ancak bilimi ve ortak aklı esas alarak çalışma dışında çıkış yok.

Ve sevgili okurum, lütfen küçük birikimlerinizle maceralara atılmayın… Dövizle “oyun” oynamayın!

 

Kaynak : http://blog.milliyet.com.tr/iktisattan-anlamam-diyenler-icin–turkiye-ekonomisi-batiyor-mu-/Blog/?BlogNo=592772

 

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen