Söyleşiler
Pazar, 21 Ocak 2018 19:27

“Millet Olmada Dil ve Edebiyatın Rolü” Üzerine Prof.Dr. Saadettin Yıldız İle Söyleşi

Türk Edebiyatı ve Türk Dili’nin en önemli isimlerinden sayın Saadettin Yıldız hocamız ile dil ve edabiyatın millet olma üzerine etkisini konuştuk. Hocamızın millet olmanın vazgeçilmez unsurları üzerine yaptığı tespitleri, analizleri, değerlendirmeleri ufuk açıcı, yol gösterici niteliktedir. Her aydının bu görüşleri ciddi biçimde incelemesi ve tartışması gerekir.

Değerli Hocam Dil ve Edebiyat nedir?

Dil, milletin kendini ifade etme ve bir kültürel varlık inşa etme aracıdır dil. Bu anlamda, sadece iletişim aracı olmakla kalmaz. Bu konuyu daha önceki mülakatımızda yeteri kadar irdelemiştik, sanıyorum. Şunu tekrar edelim: Dil, düşüncemizin de duygularımızın da anahtarıdır.

Edebiyat ise –lügat anlamı ne olursa olsun- dilin kültürel varlık inşası için işlenmesiyle ortaya çıkan, “hayat bulmuş dil”dir. Yani kelimelerinin muhtelif komşuluk ilişkileri sayesinde ortaya çıkan, iyi işlenmiş bir dil. Edebiyatı olan milletler kendilerini iyi ifade eder ve dolayısıyla başkaları tarafından iyi anlaşılırlar. Edebiyatımızdan –bir an için- Yûnus’u, Fuzûlî’yi, Âkif’i, Yakup Kadri’yi, Vesel’i; Sabir’i, Samed Vurgun’u; Abay’ı, Mağcan’ı; Nevâî’yi,  Çolpan’ı; Cengiz Aytmatov’u; Cengiz Dağcı’yı; Özker Yaşın’ı çıkardığımızı düşünelim… Asırlar içinde dokunmuş olan kilimin atkıları çözülür. Öyleyse her türlü eseriyle edebiyat da düşünce ve duygularımızın kilidi olarak kabul edilebilir.

Dil’in ve tabii edebiyatın cemiyetin oluşumunda ve varlığını sürdürmesinde rolü nedir?

Ömer Seyfeddin, “Türkçe’ye Karşı Enderunca” başlıklı makalesinde “Türkçe bizim manevi mukaddes vatanımızdır. Bu manevî vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî  vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir. Çünkü vatanını kaybeden bir millet eğer lisanına ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve yine bir gün gelir siyasî istiklâlini kazanır, düşmanlarından intikam alır.”demişti. Anahtar budur. “Dil-cemiyet”, “dil-millet” kapısını buradan bakarak açabiliriz.

Türk kültüründe -mesela- ölüm nasıl algılanıyor? Ölünün arkasından ağlamak geçici bir kültürel davranıştır. “Emr-i Hak vaki oldu”, “uçmağa vardı”, “göçtü”, “rahmete kavuştu”, “yüzünü yere koydu”, “Hakka yürüdü”, “Kergek boldı” gibi söyleyişler ise bir “bakış tarzı”nı, bir “algılama tarzı”nı ifade etmesi yönüyle ölümün yorumudur. Faruk Nafiz bir şiirinde “Yerin altında devam etmesidir bence ölüm / Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rüyanın” demişti. Böyle bir hükmü ancak ölümün “son” olmadığı düşüncesine sahip olan birisi verebilir. Yunus’un “Ölür ise ten ölür /Canlar ölesi değil” düşüncesi de başka bir yoldan aynı kapıya çıkar.

Yunus’u iyi anlayan bir cemiyet, dinin emirlerini daha iyi anlamaz mı?

Türk insanının din yorumunda ve buna bağlı olarak, dua ve şükür izharında birinci derecede yönlendirici olan eserlerin başında Mevlid gelir. Ölümde olsun, doğumda olsun; kazançta olsun, kayıpta olsun, Mevlid’in yarattığı manevi hava bir sığınaktır, bir teslimiyet vesilesidir.

Çanakkale zaferini iyi tarihçiler “doğru” anlatır; Akif ise “güzel” anlatır. Bizim Çanakkale ile ilgili hassasiyetimizin oluşmasında ve devamında “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor / Bir hilâl uğruna Yârab ne güneşler batıyor!” mısralarının çok büyük payı var.

Son iki yüz yılda yetişen aydınlarımızın “hürriyet” kavrayışlarında Namık Kemal’in etkisi küçümsenemez. İstiklâl Marşımız, baştan sona hürriyet ve bağımsızlık fikri üzerine oturtulmuştur ve bu milletin hürriyet ve bağımsızlık algısının şekillenmesinde çok önemli bir oynamıştır.

 

Türk coğrafyasında farklı isimde Türkler var; Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler… Bunları nasıl kategorize edebiliriz? Ayni milletin farklı soyları mı, halkları mı? Yoksa bir ırkın farklı milletleri mi?  Devamı olarak Kazakların, Kırgızların, Özbeklerin, hatta Tatarların ve bizlerin konuşmalarında ve yazmalarında karşılıklı anlaşılma güçlüğü var, bunlar farklı diller mi? Dil, lehçe, ağız nedir?

Lehçe de şive de dilin renkleridir. Bunlarda bazan fazlaca ton farkı olabilir.  Ton farkı arttıkça şivelerin lehçeye, lehçelerin dile dönüştüğü de bilinen bir husustur.

Coğrafya bizi çok değiştiriyor; yeniden şekilleniyor da. Yahya Kemal’in Fransız tarihçi Camille Jullian’dan naklettiği “Fransız toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı” düşüncesi, coğrafyanın insan toplulukları üzerindeki “inşa edici” etkisini ifade ediyor. Anadolu, köklerden getirdiklerimize kültür aşısı yaptığımız bir coğrafyadır. Aşılı dalların köklerden / gövdeden beslendiğini unutmamak gerekir.

Devletler arasında meydana gelen gerginlikler, dalgalanmalar, çekişmeler de bizi yorar ve yoğurur.  Türklük dünyası en az 70 yıllık büyük hasret dolayısıyla bağlantı zaafı yaşadı. Kazak, Kırgız, Tatar lehçeleri “dil” olma yoluna girmişti. Türklük coğrafyası için büyük bir tehlikeydi bu. Bugün yeniden yaklaşıyoruz; coğrafyanın zorladığı bazı farklılaşmaların hızı iletişim imkânları sayesinde düşüyor ve dolayısıyla tehlike de hayli azalmış bulunuyor. Şimdi sıra yakınlaşmanın kalitesini yükseltmeye geldi. Coğrafya eski zamanlarda bugünkünden çok daha fazla etkiliydi. Göçünü yükleyip yurdundan-yuvasından günler, aylar süren bir yolculukla uzaklaşan ve yepyeni bir yerde yeniden kök salmaya başlayan topluluklar, eski yurtlarındakilerle yeterli iletişim şansına da fazla sahip olmadıkları için, yavaş yavaş farklılaşırlardı. Bugün mesafeler eskisi kadar uzak değil… Daha çok yaklaşabiliriz. Bunun anahtarını ekonomik ilişkilerde ve karşılıklı seyahatlerde arayanlar var. Bunları yok sayamayız ama, bir Kazak Türkünün Hoca Ahmed Yesevî kadar Yunus Emre’yi, bir Azerbaycan Türkünün Nesîmî kadar Cengiz Aytmatov’u benimsemesini sağlamanın yolu kültür birliğinin güçlendirilmesinden geçer. Bu konuda TRT Avaz iyi bir örnektir.

Türklük coğrafyası dediğimiz zaman Asya kıtasının çok büyük bir bölümünü ve Avrupa kıtasının azımsanmayacak bir kısmını kastediyoruz. Bu geniş coğrafyada farklılıkların olmaması mümkün mü? Şunu da unutmamak gerekir: Bu geniş coğrafyaya ve bu coğrafya üzerinde asırlardan beri meydana gelen sosyal, siyasi, kültürel, doğal olaylara rağmen oralarda yaşayan bir “Türk dili” ve “Türk millî kültürü” var. Bunu Türklük coğrafyasında söylenen türküler / maniler /  mahnılar / cırlar / küyler / bayatılar… çok açık bir şekilde gösteriyor. Türkiye Türkçesine hayli uzak sayılan Kazak Türkçesinden az bir gayretle anlaşılabilecek bir oyun tekerlemesi ve bir bilmece:

AVLIÑ KAYDA?

 Avlıñ kayda?

- Askar tavda.

Koyıñ kayda?

– Koşkar tavda?

Koyıñ ne jeydi?

– Juvsan jeydi.

E, keremet bir it bar,

Üy bağadı ürmeydi,

Ayağı jok jürmeydi.

Kömeyin tıksañ söyleydi,

Tilin adam biledi,

Ulıksatsız ol itten

Adam üyge kirmeydi. (Kulıp)

OBAN NEREDE?

Oban nerede?

-Yüksek dağda.

Koyun nerede?

-Koç dağında.

Koyun ne yer?

-Yavşan yer. 

Hey, muhteşem bir köpek var,

Evi gözler ürümez,

Ayağı yok yürümez.

Boğazına soksan konuşur,

Dilini insan bilir,

İzinsiz o köpekten,

İnsan eve girmez.  (Kilit)

Türkiye’de gelişen Türk edebiyatında olsun, Azerbaycan, Özbek, Tatar edebiyatlarında olsun yüzlerce örneği bulunan bu metinler, “büyük Türk edebiyatı”nın çerçevesi içinde görülmezse, hatta onun bir uzvu sayılmazsa yazık olur.

Dil’in halk, kabile, soy, etnik grup ile bir tanımlayıcı ilişkisi var mı? Bunu gerçek hayata, bizim coğrafyamıza yayarsak, bu coğrafyada Çerkesler, Arnavutlar, Boşnaklar, Kürtler ve daha başkaları da yaşıyor. Tarihte çok uzun yıllar çok sıkı ortaklıklarımız, ortak hayatımız olmuş. Bu noktada onların da -adına ne dersek diyelim- kendi dilleri, lehçeleri ya da ağızları var. Öyleyse aynı coğrafyada, ortak hayatta dil-millet-halk-soy-etnik grup ilişkisini nasıl kuracağız? Sizce bu toplulukları dillerini de dikkate aldığımızda bizim coğrafyada nasıl tanımlamamız gerekir. Millet, etnisite, halk, kavim, kabile, soy… Bunları yerli yerine nasıl koyabiliriz? Bizim coğrafyada size göre Millet tanımı nasıl olmalıdır?

Dil, esas itibarıyle, “millet” için tanımlayıcıdır. “Millet” kavramı, sülaleyi, obayı, boyu, kavmi ve hatta etnisiteyi kendi bünyesinde yeniden şekillendirebilecek güçte ve genişlikte bir “kültürel yapı” olarak anlaşılmalıdır.

Türk dili, Türkçe konuşup yazanları Türk gibi düşündüren “ana dil”dir. Yani, kendisini başka bir zümreye mensup da saysa mektubunu yazmak, kitabını okumak, tahsilini yapmak gibi hayat faaliyetlerini sürdürenleri kendine çeken bir dil.

Hani, zaman zaman felsefî bir derinliği varmış gibi tekrarlanan “mozaik” meselesi var: Bizim kolayca birbirinden ayrılabilecek, küçük bir darbeyle kırılıp dökülecek parçalara değil. Sıkı sıkıya kaynaşmış bir bütüne ihtiyacımız var. Siyasetçilerimiz, arkasını düşünmeden, oryantalist bir bakışla “şu kadar azınlık var, bu kadar grup var” demeyi alışkanlık hâline getirdiler. Bunu -safça- “tarafsız” görünmek için yapanlar da var. Emperyalist güçlerin kasıtlı ve bilinçli olarak söylediklerini biz gafletle ve bilinçsizce tekrarlıyoruz. Farklılıkları inkârın yararı yok ama her gün “kör gözüm parmağına” misali dürtüklemek de gerekmiyor!

Ziya Gökalp, “O halde, millet nedir? “Irkî, kavmî, coğrafî, siyasî, iradî kuvvetlere tefevvuk ve tahakküm başka ne gibi rabıtamız var?” diye sorduktan sonra şu cevabı veriyor: “İçtimaiyat ilmi gösteriyor ki bu rabıta terbiyede, harsta yani duygularda iştiraktir. (...) Millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî ne de iradî bir zümre değildir. Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu “dili dilime uyan, dini dinime uyan” diyerek tarif eder. Filhakika, bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla yaşamak ister. Çünkü insanî şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır.” (Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, sayı:1388, Yedinci Basılış, İstanbul, 1968, s.19-20)

Burada başka bir hususa daha değineyim: Kader birliği yapan ve bu sayede özgürlüklerini sürdüren bu grupların dil birliğine de ihtiyaçları vardır. Kendi yerel dillerinin yanında bir “koruyucu / kurucu / kuşatıcı dil”e bağlanma ihtiyaçları da ortadadır. 

Bugün Türkiye’de yaşayan ve evlerinde yerel dillerini konuşan gruplara mensup insanların “Otuz Beş Yaş Şiiri” veya “Anlatamıyorum”, “Kara Toprak” şiirlerini okuyup zevk aldıkları dil, sözünü ettiğim bu “kuşatıcı dil” değil midir? Elli yıl kadar önce Muazzez Tahsin’i, Kerime Nadir’i, Esat Mahmut’u, Ethem İzzet’i büyük bir tutkuyla ve çoğu zaman ağlayarak okuyan on binlerce genç kız arasında bu gruplara mensup olanlar yok muydu?

TDK Güncel Sözlük,Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu.” diyor millet için. Coğrafyayı, dili, maziyi, ülküyü, geleneği öne çıkaran, kapsayıcı bir tanım…

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk” tanımı büyük bir kolaylık sağlıyor. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü de öyle. Çünkü burada “Türk” bir ırkı veya kavmi değil, Türkiye’de yaşayıp kültür birliği içinde olan herkes kastediliyor. “Türk’üm” diyebilmek önemlidir. Boyu-soyu, etnisitesi ne olursa olsun, Türkiye’ye vatandaşlık bağıyla bağlı olanlar, riyasız bir şekilde, “Türk’üm” diyebiliyor ve bunun gereğini yerine getiriyorlarsa, diyecek yoktur.

Hocamız Prof.Dr.Ahmet Bican Ercilasun, Europa Adımlar’da Metin Acıpayam’a verdiği bir mülakatta şu tesbitte bulunuyor: “Biz bugün milliyetçiliği köylülük manasında alıyoruz. Dikkat edin, köycülük değil köylülük. Köylülük ile milliyetçilik olmaz. Köylülük ile milliyetçiliğin zıddı mahallicilik olur. Mahallicilikte milliyetçiliğe terstir.  Antep’in folklorunu mu alacağız, Urfa’nın folklorunu mu alacağız. Yüksek kültürde birleşir bunlar. Onlardan istifade ederek yüksek bir kültür yaratılır. Yüksek bir kültür yaratamadık onu söyleyeyim. 20. Yüzyılda bir Türk müziği yaratamadık. Eğitimini de veremedik. Şu anda kullandığımız müziğin biri tarihi müzik yani klasik müzik, diğeri folklor müziğidir. Yeni bir müzik yaratamayınca millet gür ses istiyor. Tabii olarak arabeske gidiyor. Azerbaycan yarattı ama. Azerbaycan’da dinleyin Üzeyir Hacıbeyli’yi. Ama Osmanlı kendinden önceki müzikten farklı bir müzik yarattı. Dediğim gibi hiç yoktan Osmanlı ne yaptıysa onu yap kardeşim. Yap ama onu taklit ederek değil. Osmanlı’yı geçecek şekilde. Osmanlı’nın yaptığı iş kendinden öncekini geçmektir. Sen de kendinden öncekini geçeceksin. Bakın Folklor müzeliktir. Müzede sergileriz etnografik kılığımızı kıyafetimizi. Orda sergiliyoruz diye onu giymenin manası yoktur.” (Europa Adımlar, 7 Ağustos 2014)

Türk milleti, uzun tarihi geçmişinin her döneminde nice soyu-boyu, etnik grubu bağrına basmıştır. Bugün de herhangi bir komplekse kapılmaya gerek yoktur. Koparılmaya çalışanlar da -zaman zaman şuurları bulansa bile- köklerin ne kadar derinde olduğunu anlıyor ve dönüp geliyorlar.

Benzer şekilde bu topluluklar arasında farklı bir edebiyat var mı? Örneğin Türk edebiyatı derken ne anlayacağız, Kırgız edebiyatı, Azeri edebiyatı, Kazak edebiyatı, Çerkez edebiyatı, Kürt edebiyatı, Boşnak edebiyatı diyebilir miyiz, ne anlayacağız?

Sanıyorum, sorunuz genelden başlayıp Türkiye coğrafyası ile bitiyor. Ben de bu çerçeve içinde kalarak cevap vereyim:

Bir Azerbaycan edebiyatı, Kazak, Kırgız, Türkmen, Tatar edebiyatı vardır. Ancak bunlar, Türkiye’de gelişen edebiyat gibi, “büyük / bütün Türk edebiyatı”nın parçalarıdır. Dilde nasıl “renkler” meydana gelmişse edebiyatta da renk farklılıkları mevcuttur. Bu kaçınılmaz bir şeydi. Özellikle son bin yıl içinde hep farklı yerlerde yaşamış olan bir “Türk”ten söz ediyoruz. Biri Gagavuzya’da, biri Moğolistan’da milliyetini inşa zorunda kalan bu insanların edebiyatı tümüyle farklı da olabilirdi; fakat çok kuvvetli bir tarihî kültür var; ayrılıkları azaltıyor.

Çerkez, Boşnak, Kürt edebiyatı meselesine gelince, bunu daha farklı bir açıdan bakarak değerlendirmek gerekiyor: Bu tür grupların -çoğu zaman bir kimlik koruma kalkanı görevini de yapan- deyim, atasözü, ninni,  tekerleme, bilmece, fıkra vb. folklorik / sözlü edebiyat ürünleri vardır. Bunların bile olmamasını istemek haksızlık olur. Gelişmiş bir edebiyat için ise yerellikten kurtulmak şarttır. Kışkırtmalarla, zorlamalarla, ideolojik saplantılarla “edebiyat yaratmak” mümkün değildir. Yerellikten kurtulmak ise, evlerinde konuştukları dilin yüksek bir edebiyat için yeterli hâle gelmesi şartına bağlıdır. Dünyanın tam bir kültür kaynaşması / ortaklaşması yaşadığı bir çağda bunun gerçekleşme ihtimali her geçen gün ortadan kalkıyor.

Saydığımız bu gruplara mensup olup da bilimde, sanatta önemli başarılar elde etmiş birçok aydınımız var. Kimse düşüncelerini ve duygularını en iyi ifade edebildiği dili terk edip de günlük hayatın sınırlı kelime hazinesine hapsolmak istemez. Yaşar Kemal İnce Memed’de kullandığı güzel Türkçe’yi terk etmek ister miydi mesela?

Özetle diyebiliriz ki bu grupların zengin bir folklorları, yeterli bir günlük dili olabilir; fakat edebiyat çok gelişmiş bir dille yapılabilir.

Türk toplulukları arasında ortak bir dil ve ortak bir edebiyat imkânı var mı? Devamı olarak bizim coğrafyada yukarıda sıraladığım toplulukların tümü açısından dil sorununu nasıl çözebiliriz?

Ortak dil de, ortak edebiyat da bir kültür meselesidir. Siyaset de bu kültürün destekçisidir. Siyaset kültürün önemini tam kavrar ve kendi üzerine düşeni yaparsa, gittikçe birbirine yaklaşan Türklük dünyası, renklerdeki farklılığı azaltacaktır. Tümüyle ortadan kalkacağını beklemenin doğru olmadığını sanıyorum. Ayrıca gerekli olduğunu da düşünmüyorum. Büyük Türk edebiyatına bir Azerbaycan çeşnisinin, bir Kazakistan çeşnisinin karışmasından niye korkalım!

Çağdaş Azerbaycan şiirinin büyük şairi Memmed İsmail’in “Düşünce” şiirini okuyup da zevk almayan bir Türk düşünülebilir mi?

Bele gecelerin olmaz evezi
Torpağı düşünce, daşı düşünce
Derede çayların boğular sesi
Eriyip gözümün yaşı düşünce

Ezizim gurbetten esen yelem ben

Ben yirmi yıl kadar önce Kazakistan’da kaldım. Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e indiğimiz andan itibaren büyük zorluklar yaşayacağımızı düşünüyorduk. Okumuşlarla olan temaslarımızda gerçekten öyle oldu; fakat taksi şoförüyle, pazarcıyla, kısacası halkla anlaşmakta önemli bir sıkıntı çekmedik. Aradan bu kadar zaman geçti, Kazakistan’dan gelen “okumuşlar”la anlaşma şansımızın çok yükseldiğini söyleyebilirim. Sabırlı olmalıyız. Okuduklarımızın ortak olması çok önemlidir. Türkiye Türkleri Bahtiyar Vahapzade’yi, Avezov’u, Kazak Türkleri Yunus Emre’yi, Reşat Nuri’yi, Özbek Türkleri Mehmet İsmail’i, Mehmet Araz’ı, Gagavuz Türkleri Abdürrahim Ötkür’ü okuyup tadını aldıkça sofranın zenginliği iyice anlaşılacaktır.

Bu konuda televizyonlara, radyoya, tiyatroya, sinemaya çok iş düşüyor. Aklı başında ve millî şuura sahip programcılar, tiyatro-sinema yönetmenleri bu konuda önemli bir rol üstlenebilirler. İnsanı, sadece “günlük yaşayan” bir varlık olarak düşünmekten vazgeçip onun –en geniş anlamda- taşıdığı kültürel donanımla daha çok insanlaştığını kabul ederlerse televizyoncuların da sinemacıların da önü aydınlanır.

 

Bütün bu değerlendirmelerden sonra sizce “Türk milliyetçiliği” işlevsel bir durum mudur, tanımı ne olmalıdır? Türk milliyetçileri esasen neyin peşinde koşmalıdırlar?

Millet kavramımızın değişik yapıları bünyesinde barındırmış (belki de sindirmiş) olması Türk milliyetçiliğinin işlevselliğine halel getirmez. Bunun anahtarı “millet”i doğru tanımlamaktır. O doğru tanımlanırsa Türk milliyetçiliği de ona göre tanımlanmayacak mı?

Bizde devlet, çok eski zamanlardan beri bir “şefkat kurumu”dur ve farklı yapıları bu karakterine uygun bir şekilde kucaklar. Devlet bir yandan millî kültürün canlı tutulmasına, bir yandan da bu kültürü hakkıyla benimseyen nesiller yetiştirilmesine dair çaba sarf etmelidir. Devletin en vazgeçilmez görevi millî bir eğitim felsefesi geliştirmek, teşkilatını kurup işletmek ve bu yolla “insanı yetiştirmek”tir. İnsanlar dövülerek, eli-ayağı bağlanarak değil, iyi eğitilerek doğru yola sevk edilir. İnsan yetiştirme sistemimizi “milletin bekāsı”nı esas alan bir zemine oturtamadığımız ve “bekā”yı da sadece siyasetle sınırlı zannettiğimiz sürece, “doğru yola sevk” meselesini halletmemiz mümkün olmaz.

Bizim dışlayıcı bir milliyetçilikten uzak durmamız esastır. Gayet tabii, bu bünyenin içinde yer alıp kendini farklı hissedenlerin de ayrılmayı değil, “eklemlenme”yi hedeflemeleri gerekir. Halk kesiminin ve aklı başında aydınların çoğunun tavrı da budur.

Bir Kumuk atasözü der ki: “Haqıl görmey bolğan soñ, göz görgenden payda yoq. (Akıl görmedikten sonra gözün görmesinden fayda yok.) Aklımızı kullanmalıyız. Gözümüzün gördüğünün çarpıtmasını ancak bu şekilde önleyebiliriz.

Söyleşiler

Güncel Yazılar

Ali Alper ÇETİN
Alparslan KOTAN
Dilek YILMAZ
Erol GÖKA
Hasan Fevzi BATIREL
Hasip SAYGILI
İbrahim BAYKAN
İbrahim MARAŞ
İsa PARLAK
Kenan EROĞLU
Kutlu Kağan DALKILIÇ
Mehmet MAKSUDOĞLU
Metin AKGÜN
Metin SAVAŞ
Mevlüt UYANIK
Mustafa Kadir ATASOY
Mustafa TEZEL
Muzaffer METİNTAŞ
Necdet BAYRAKTAROĞLU
Nurullah ÇETİN
Ömer AĞAÇLI
Orhan ARSLAN
Şahver ÇELİKOĞLU
Sait BAŞER
Suzan ÇATALOLUK
Turgut GÜLER
Yahya Sezai TEZEL

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

9272578