Bir dostu tanıyalım

Yılmaz Özakpınar 

(d. 1934BoyabatSinop) 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden, 1960'ta Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümü'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübi Psikoloji Kürsüsü'nde 1964'te doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu. Alexander von Humbolt bursu ile 1972-74'te Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikoloji Bölümü'nde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Bilişsel Psikoloji Laboratuvarı'nda araştırma yaptı.1982-88'de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyeliği de yaptıktan sonra 2005 yılından itibaren bir süre Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü başkanlığını yürüttü. Daha sonra da İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü'ne geçti. Yüksek lisansta sosyal psikoloji okuttuğu Dr.Ahmet Atılgan daha sonra yazdığı İktisat Politikalarının Evrimi adlı kitabını Yılmaz Özakpınar'a ithaf etmiştir. Profesör Y.Özakpınar Türk bilim dünyasının maalesef fark etmekte zorlandığı yüksek kapasiteli bilim adamlarımızdandır. Şu an İstanbul Arel Üniversitesinde görevine devam etmektedir. Bir Türk milliyetçisi olan Yılmaz Özakpınar, İstanbul'da faaliyet gösteren İstanbul Türk Ocağı'nda 14 Aralık 2012 tarihinde yapılan bir oturuma konuşmacı olarak katılmıştır.

Kitapları

  • Psikolojinin Temel Mefhumları
  • Psikolojinin Kavramsal Yapısı
  • Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler
  • İnsan İnanan Bir Varlık
  • Öğrenmede Dİkkat Problemi
  • Hafıza Yanılmalarının Doğuşu
  • Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi
  • İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü
  • Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma Meselesi
  • Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları
  • Hafıza
  • Mümtaz Turhan
  • Hafıza Yanılmaları ve İki Ayrı Hafıza Kod Teorısı
  • Öğrenme Verimli Zihinsel Çalışmanın Psıkolojık Koşulları
  • Psikolojı Tarihi

Lütfi Bergen'den: Yılmaz Özakpınar’ın Medeniyet Teorisi

 

İslamcılar geçen yüzyıl boyunca “Medeniyet” terimini teknik- bilim dışında çok düşünmemişler, ancak Sezai Karakoç’un “İslâm Medeniyeti” ve İsmet Özel’in “Müslüman Toplum” kavramlaştırması üzerinden tartışmışlardır. Sezai Karakoç’un Malik Bin Nebi üzerinden benimsediği ve İsmet Özel’in Seyyid Kutup etkisi ile eleştirdiği “Medeniyet” kavramı ilk kez Yılmaz Özakpınar’ın çalışmalarında teorik ve özgün bir çerçeveye oturmuştur. 2000’li yıllarla birlikte “Medeniyetler Çatışması” (Samuel Huntington) ekseninde kavram yeniden entelektüel ilgiye mazhar olmuş; aydınlar arasında “İslam Medeniyeti”, “Medeniyet Hareketi” gibi tamlamalar çerçevesinde tartışılmıştır. Ancak söz konusu tartışmalarda bilim- teknoloji- kültür gibi kavramlara tanım- içerik verilmediği, hatta bu kavramların zaman zaman “medeniyet” teriminin içeriği ile benzeş manâlar ile birlikte zikredildiği görülmektedir. Buna göre, gerek Türkçülük (Milliyetçilik) ve gerek ise İslamcılık akımlarının “medeniyet” kavramını tarif edemedikleri söylenmelidir. Yılmaz Özakpınar, sözü edilen muğlaklığı aşacak farklı bir perspektif getirmiştir.

Yılmaz Özakpınar Ziya Gökalp’in Kültür- Medeniyet ayrımını kritik eden bir çalışma disiplini getirmiştir. Bu çerçevede kültürkavramını İslam- ahlâk temelinde kırmıştır. Medeniyet meselesini din ekseninden ele alarak inşa ettiği teori felsefî manada alanında tek çalışma olma özelliğini koruyor. Onun Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma Meselesibaşlıklı çalışması Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Osman Turan, Erol Güngör üzerine eleştirel yazılarla derlenmiştir. İnsan Düşüncesinin Boyutlarıkitabı kanaatimizce daha geniş perspektif sunmaktadır. Ancak Yılmaz Özakpınar’ın medeniyetteorisi müstakil bir kitaptadır: Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi.

Özakpınar’a göre kültür ve medeniyet, doğada kendiliğinden bulunmaz; insan ürünüdür. Yazarın Medeniyet teorisinin hareket noktası budur. Bu noktadan hareketle teori, refleks ya da içgüdü haricinde insanın yaptığı gözlenebilir her davranışı, meydana getirdiği her şeyi kültür kavramı içinde görür (ÖZAKPINAR, 1997: 42). Yazarın ikinci öncülü; “ister medeni diye nitelendirilsin, ister ilkel diye nitelendirilsin, bütün insan toplumlarının kültürü vardır; kültürsüz bir insan topluluğu olamaz (…) insan her yerde ve her şartta, sırf biyolojik ihtiyaçlarını karşılama düzeyinde bile (…) kültür meydana getirir” (ÖZAKPINAR, 1997: 42). Bu görüşüyle yazar, kültür antropologlarının fikrine katılmıştır. Özakpınar, maddi kültür- manevî kültür ayrıştırması yapmaz; çünkü kültürün özü manevîdir, zihnîdir. Biyolojik yapıda hazır olmayan bir davranış biçimi geliştirilirse, yahut o davranışlar aracılığıyla somut cisimler meydana çıkarılırsa, o alet ve eşyalar kültür öğeleridir (ÖZAKPINAR, 1997: 43). Bu tasnifi ilkel-medenî nitelemeleri dışında kalmak için yapar. Her toplumun kültürü vardır. Medeniyet ise, kendi varlığına ve hayatına anlam vermeye çalışan, bunlara rasyonel düzeyde yorum yaparak hayatın gayesini belirleyen insan topluluklarında ortaya çıkar. Yani medeniyet, rasyonel bir ruhî yükselişin bilincidir; o yükselişin içerdiği inançtır; belli istikamette fiilleri üretmesi bakımından ahlâk nizamıdır. Bütün medeniyetlerde bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç vardır; bu inanca bağlı bir ahlâk nizamı toplumu yapılandırır (ÖZAKPINAR, 1997: 45- 46). Yazarın vurgusu ilkel adamı da içselleştiren bir kültür-medeniyet kavramı inşa etmektir. İlkel diye anılan bir toplum da inanır der, onun da aletleri vardır. Ancak ‘ilkel’ bunları doğaya reaksiyon düzeyinde bırakır. Gerçek bir medeniyet ile aralarındaki fark zihin düzeyi farkıdır. Doğa karşısında duyulan korku, istek, ümit, biyolojik ihtiyaçları karşılama düzeyi ilkel kültür düzeyidir. Oysa doğaya reaksiyon yapma düzeyini aşarak, doğayı bilinçle ve rasyonel biçimde anlamaya çalışma medeniyet düzeyidir. Doğayı anlamanın medeniyet kaynağı olması için insanın doğa, hayat ve hayat ötesi ile ilişkilerini aydınlatması ve bir ahlâk nizamı getirmesi gerekir (ÖZAKPINAR, 1997: 47). Medeniyet diyerek kavramlaştırılan ama içeriği inanç ve ahlâk nizamı olan bu kavram, toplumun güven ve istikrarını ve sosyal yapısını inşa eder. Fertler, benimsedikleri inanç ve ahlâk ilekeleri ile içgüdülerini ve bencil isteklerini dizginlerler. Bu kontrolün sağlanmadığı toplumlar/ topluluklar medeniyetkuramaz. Yazarın bu tasnifi Rousseau’nun insanların eşit olduklarını iddia ettiği “doğal hayatı” medeniyet dışı bırakacaktır. Özakpınar’ın kavramlaştırması esas alınırsa Rousseau’nun doğal toplumu, “ihtiyaçlar düzeyinde kalan ve inançlarını rasyonelleştiremediği için onu bilinçli kültür kaynağı haline getiremeyen… biyolojik ihtiyaçlardan bağımsız kendi başına ilgi odağı olan zihni alanlarda faaliyet” içinde olmayan ilkel bir toplumdur (ÖZAKPINAR, 1997: 49). İnanç ve ahlâk nizamı medeniyettir. Doğa ve toplum hayatı içinde meydana getirilen her türlü eser kültürdür. Demek ki kültür aslında medeniyetin ürünüdür. Medeniyet, kültür eserlerini doğurtan, onların hedefini, istikametini, niteliklerini belirleyen seçici, sınırlandırıcı, değerlendirici, kuşatıcı bir inanç ve ahlâk nizamıdır. Teorideki kavramlaştırmaya göre kültür ve medeniyet, aynı mantıksal konumdaki olaylar değildir. Kültürler; eserler ve ürünleridir; medeniyet, onların arkasındaki inanç ve ahlâk nizamıdır. Buna göre insan ürünü her oluşum bir kültürdür (ÖZAKPINAR, 1997: 50- 51). O’na göre “İnanç ve ahlâk nizamı medeniyettir; doğa ve toplum hayatı içinde meydana getirilen her türlü eser kültürdür.” Özakpınar, teorisini “medeniyet kuran inanç” fikri üzerine inşa etmektedir. O’na göre bu, inancın “doğruluğu” meselesi ile ilgili de değildir. Somut bir toplum hayatı geliştirecek, siyasi ve iktisadi yapıyı kuracak ve bu yapının serpileceği coğrafyalara yerleşecek inanç, medeniyet kurar, fikrindedir. Bu nedenle medeniyet çerçevesi olmayan kültürler, ilkel kalırlar, yabancı kültür öğelerini reddetme gücünü kaybederler. İnanç ve ahlâk nizamı sarsılmış toplumlarda kendine has ahenkli bütünlük kaybedilir. Bu nedenle medeniyet değiştirme ya da medeniyete girme olağanüstü bir olaydır. Bir medeniyet onu benimseyen toplumun bütün hayatını değiştirir ve kültürünü yeniden oluşturur. Özakpınar, fikrinin bu yönüyle Gökalp’in yaklaşımını eleştirir. Çünkü Gökalp medeniyeti, “temsil ettiği inanç ve ahlâk nizamını paylaşan milletler arasında ortaktır. Batı medeniyeti, artık bütün medeniyetlerin son merhalesi, artık karşı konulmaz şekilde bir dünya medeniyeti hali” şeklinde tanımlamaktadır. Bir inanç ve ahlâk nizamından başka bir şey olmayan medeniyet, içerdiği değerlere göre, kendiyle bağdaşan ve bağdaşmayan kültür öğeleri arasındaki sınırı hassasiyetle korur. Bir medeniyet, toplum içinde meydana getirilecek kültür öğeleri için bir istikamet gösterirken dışarıdan alınacak kültür öğeleri karşısında seçici olur (ÖZAKPINAR, 2012: 27).

Yılmaz Özakpınar’ın çalışmalarında medeniyetin teknikle de bir ilintisi yoktur. Teknik ve Kültür toplumların faaliyetleridir. İnsan ürünü her oluşum bir kültürdür. Kültürün içine maddi yapısı olan oluşumlar, örfler, âdetler, kanaatler, fikir ve tutumlar, ideolojiler, bilmsel teoriler, sanatlar, şiir ve destanlar, soyut oluşumlar girer. Bu çerçevede Süleymaniye Camii maddi yapısı olmakla beraber, insan zihninin ürünüdür, yani manevîdir. Kültür eseridir. Gerçek bir medeniyet ile aralarındaki fark zihin düzeyi farkıdır. Doğa karşısında duyulan korku, istek, ümit, biyolojik ihtiyaçları karşılama düzeyi ilkel kültür düzeyidir. Oysa doğaya reaksiyon yapma düzeyini aşarak, doğayı bilinçle ve rasyonel biçimde anlamaya çalışma medeniyet düzeyidir. Doğayı anlamanın medeniyet kaynağı olması için insanın doğa, hayat ve hayat ötesi ile ilişkilerini aydınlatması ve bir ahlâk nizamı getirmesi gerekir. Bu ahlâk nizamının içeriğinin ne olduğunun önemi yoktur (ÖZAKPINAR, 1997: 47). Teorisine göre, her medeniyet gibi, Batı medeniyeti’nin de bir inanç ve ona bağlı bir ahlâk nizamı olması gerekir. Bu noktada teorisini her bilimsel teorinin olması gerektiği gibi soyut, formel ve genel, subjektifliklerden ve toplumsal göreceliliklerden arındırdığını ifade eder (ÖZAKPINAR, 1997: 107). Buna göre Batı medeniyetini anlamak için onun dayandığı ahlâk ve inanç nizamını saptamak gerekmektedir. Bir çok kimsenin gözünde Batı medeniyeti bilim ve teknolojiye dayanır. Oysa teorinin açıkladığı medeniyet ve kültür ilişkisine göre bilim ve teknoloji, insanın sembolik düşünme kapasitesiyle meydana getirdiği bir kültür öğesidir. Batı medeniyeti dairesindeki toplumların kültüründe bir öğedir; medeniyetin esası değildir. Bu çerçevede Batı medeniyetini bilim- teknik ile değil Hıristiyanlık ile açıklar. Özakpınar’ın bu yaklaşımına Katolik Çağ ve Protestan Sanayi Çağı sıralaması yapılarak katılmak mümkündür. Weber’in Batı kenti, Asketik Etik hakkında yazdıkları da kapitalizmin din (Protestanlık) ile beslendiği hakkındadır. Bacon’un ve Descartes’in metinlerinin arkaplanında dinî bir hissiyat bulunabilecektir. Nitekim Özakpınar, “Avrupa Ortaçağ’ı Rönesans ile Kilise kâbusundan uyanmak istemiştir. Fakat Kilise’nin elinde ucube haline getirilmiş bir inanca karşı bile yine inançla mücadele edilebilirdi” (ÖZAKPINAR, 1997: 112 ) der. Avrupa düşüncesini deizm ile tanımlar. Deizm, Hıristiyanlığa bir karşı çıkıştır ama modern dünyanın düşünce yapısını etkilemiş olan Darwinizm, behaviorizm, Freudcu psikanaliz, Marsizm, materyalizm, pozitivizm gibi Allah’ı reddeden doktrinlerin hepsinin aslında metafizik sistem olduğunu söyler (ÖZAKPINAR, 1997: 114).  Bu noktada Batı medeniyeti’nin inanç ve ahlâk nizamının 1) Hıristiyanlık, 2) Yunan ve Roma medeniyetlerinden intikal eden ve Hıristiyanlığa putperest öğeler taşımış olan paganizm, 3) Hümanizm ve uzantısı bireycilik ile teşkil edildiğini ifade eder (ÖZAKPINAR, 1997: 123). Batı medeniyetinin seküler vasfını ve insanlığın bir bütün olduğunu, bu medeniyetin insan ruhunun manevî ihtiyaçlarına ve evrensel kardeşliğe uymayan yönünü vurgulayarak eleştirir.

Yılmaz Özakpınar’ın bu teorisinde izaha muhtaç bir problem bulunmaktadır. Teoriye göre “Medeniyet, kültür eserlerini doğurtan, onların hedefini, istikametini, niteliklerini belirleyen seçici, sınırlandırıcı, değerlendirici, kuşatıcı bir inanç ve ahlâk nizamıdır” (ÖZAKPINAR, 1997: 50- 51). “Bir medeniyet, toplum içinde meydana getirilecek kültür öğeleri için bir istikamet gösterirken dışarıdan alınacak kültür öğeleri karşısında seçici olur” (ÖZAKPINAR, 2012: 27). Buradaki problem yalnızca bir medeniyetin başka medeniyete ait kültür ürünlerini alması değildir. Ayrıca bir medeniyetin kendini yok edecek kültür ürünlerini de üretebileceğidir. Yani teori medeniyetin kendini bozacak şekilde kültür ürünlerini nasıl ürettiği hakkında bilgi vermemiştir. Eğer bir toplum medeniyet olmuşsa nasıl olup da kendini yok edecek kültür üretmektedir. Yılmaz Özakpınar meseleyi sadece başka medeniyetlerden kültür transferi açısından cevaplamıştır. Oysa biliyoruz ki Kur’an’da anlatılan toplumlar “dışarıdan” kültürleşmeye maruz kalmadan kendi kendilerine bozulmaktadır: “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku belasını tattırdı” (16 Nahl 112). Görüldüğü üzere bu ayette refahtan sonra gelen nankörlük ve sonrasında açlık- korkudan bahsedilmektedir. Ayetin beyanından medeniyetin öznesi de inanan toplum değil Allah’ın bağışı olarak “verili” rızk’tır. Bu soru (medeniyet kendisini yok eden kültürü nasıl üretir?) Özakpınar’ın medeniyet kavramına verdiği anlamın ve medeniyet teorisinin sınırlı bir açıklama dinamiği taşıdığını gösteriyor.

İlk ve Tek Medeniyet İslamiyet

İslam Medeniyeti ve Türk Kültürübaşlıklı kitapta da medeniyet; ilkel- medeni toplum, kültür gibi kavramlardan hareketle hem İslam Medeniyeti teorisine evriliyor ve hem de meseleye Türk kültürü kavramı içindeki yerinden bakıyor. Bu noktada bizim de katıldığımız bir düşünce olarak İslam medeniyeti kavramını Hz. Âdem’den başlatıyor. “İlk insan, Allah’ın medeniyetini kabul ederek, medeni bir insan olarak hayata başlamıştır. Öyle ise tarih öncesinde ve tarih boyunca birçok topluluklar, Allah’ın emir ve yasaklarını unutarak ilk ve tek hakiki medeniyet kaynağından uzaklaşmıştır (…) Allah zaman zaman peygamberler göndererek insanları sırat-I müstakim’e, Hak yoluna çağırmıştır. Biz, insanlığın tarihini, ilkellikten nedeniyete ilerleme olarak değil, ilk baştaki medeniyet kaynağından sapma ve ona yeniden dönme olarak görüyoruz. Başlangıcından bugüne insanlığın macerası, ilk ve tek hakiki medeniyet kaynağından sapma ve azgınlığa girme ve zaman zaman gönderilmiş olan peygamberler aracılığıyla tekrar o kaynağa dönme mücadelesi olarak özetlenebilir” (ÖZAKPINAR, 2012: 62). Medeniyet kavramı hakkında olumsuz düşünce tutumu içindeki Seyyid Kutup, İsmet Özel, Bedri Gencer, Atasoy Müftüoğlu gibi yazarlar kavramın “din yerine kâim edileceği” yargısından hareket etmektedirler. Medeniyet’in var olduğunu söyleyen Malik Bin Nebi, Sezai Karakoç, Yusuf Kaplan gibi yazarlar ise onu Medine şehrine hasretmiş ve Hz. Âdem (as)’den kıyamete dek sürecek “tek medeniyet” kavramını dolduracak düşünceyi çalışmamışlardı.

Yılmaz Özakpınar kavramı Hz. Âdem’e taşımakla özgün bir yaklaşım getirmiş olmakla beraber medeniyet ile civilisation ayrımı yapmamış ve “tek medeniyet” dediği İslam’ın dışında başka yapıları da “medeniyet” kavramı ile tanımlamakla kendi teorisini eksik bırakmıştır. Ayrıca Hz. Âdem’den beri gelen İslâm medeniyetinin değişim dinamikleri de teoriye aksettirilmemiştir. Örneğin Hz. Musa’nın kavmi ile çöldeki hayatı nasıl izah edilecektir? Aynı anda birden fazla İslâm medeniyeti olabilecek midir? Hz. İbrahim’in kendine ait bir medeniyeti varken eşi Hacer ve oğlu İsmail’i Kâbe’nin yanında bırakması ikinci bir medeniyet inşası mıdır? Fakir peygamberler ve zengin peygamberler medeniyet teorisi çerçevesinde nasıl değerlendirilecektir. Eğer bilgi inanç/ iman ile birlikte ise kimi peygamberlerin bilgisinin (Hz. Nuh) üstelik uzun bir yaşam sürmelerine rağmen niçin medeniyet üretmediği açıklanmamıştır. Kur’an’da Hz. Yusuf’un kendi kardeşleri hakkında “cahil” dediği beyan edilmektedir. Yusuf (as) kardeşlerine şöyle hitap etmişti: “Siz cahil iken Yusuf’a ve onun kardeşine yaptığınız şeyi bildiniz mi (hatırladınız mı)?” dedi.” (12 Yusuf 89). Yusuf (as) ve kardeşlerinin babaları Yakub (as) idi.  Bu nedenle onun kavramsal çerçevesi çelişkilidir. Bu cehaletin anlamı nedir?

Yılmaz Özakpınar’ın medeniyet teorisinin sonuçları bakımından getirilmesi gereken bir başka eleştiri de Türk Kültürü’nün İslam Medeniyeti- Batı medeniyeti çekişmesinde nerede durduğu ile ilgilidir. Özakpınar’a göre Türk toplumu İslam Medeniyeti içindedir. Ancak “koca bir tarih havaya savrulamaz” (ÖZAKPINAR, 2012: 74). İki ayrı medeniyet vardır: Batı medeniyeti ve İslâm medeniyeti. Medeniyete sahip çıkmamız, medeniyetimizi ihya etmemiz lâzımdır. O medeniyet İslâm medeniyetidir. Bununla beraber Avrupa’ya karşı olmak için bir sebep yoktur. Medeniyetimize sahip çıkınca Avrupa’ya karşı çıkmak ve Avrupa’dan kopmak gerekmiyor (ÖZAKPINAR, 2012: 75- 76). Türkiye Cumhuriyeti Avrupa devletidir (ÖZAKPINAR, 2012: 76). Yılmaz Özakpınar medeniyet teorisinin bir kültürün kendi medeniyet esaslarıyla çelişmeyen her türlü teması ve kültür değişmesini yapabilmeyi mümkün kıldığını belirtir. Buna göre yüce bir medeniyetin kendinden emin mensubu olarak yapılacak şey, Avrupa’ya yersiz reaksiyon yapmak ya da kendimizi izole etmek değil, kendi siyasi çıkarımıza ve kültürel ihtiyaçlarımıza göre Avrupa ile yakın temasta bulunmak ve “Avrupa gerçeği içinde” söz sahibi olmaktır. Özakpınar’a göre Osmanlı “İstanbul’un fethinden Meşrutiyet devrine kadar tam dört buçuk yüzyıl Avrupa’daki asıl önemli olan değişmelerin farkında olmadığı için güçsüz duruma düştü” (ÖZAKPINAR, 2012: 77). Özakpınar’ın 1453- 1876 tarihleri arasında değişmelerin farkında olamayacakları şekilde kendi kabuklarına çekilmiş oldukları düşünülemez. Jonathan GRANT, “Osmanlı “Gerilemesini” Yeniden Düşünmek” başlıklı makalesinde “Osmanlı “gerilemesi” fikri yanlış ve yanıltıcıdır. Bununla birlikte 1850 yılından sonra Osmanlı gerilemesi bir durum olarak görülebilir. Bu zamanda, Osmanlılar bir sonraki teknolojik dalgayı kaçırdılar ve gerçekten yerli üretim kabiliyetlerini tamamen kaybetmeye başladılar” (GRANT, 2011: 76) demektedir. Grant’ın gerileme hakkında verdiği tarih 1453 ile 1876 arasında Avrupa’daki değişmelerin farkında olunduğunu göstermektedir. Özakpınar, Osmanlı’nın çöküşünü “yeni Avrupa’nın oluşumunu fark etmedi; değişen dünyada güçsüzleşti ve çöktü” (ÖZAKPINAR, 2009: 304) şeklinde değerlendirmektedir. Bu ifade, medeniyet teorisinin başarı odaklı kılınmasını göstermektedir. Batı sömürgecilik faaliyetlerine Osmanlı- dışı dünyada başlamıştır ve bu dünyayı istila etmiştir.Osmanlı ise Batı ile karşılaşmasında istila edilmemiştir. Osmanlı’nın çöküşü teknolojik yetersizlikler ile ilgili değil farklı uygarlık ataklarının topyekün saldırısı ile ortaya çıkmıştır. Sömürgecilik Osmanlı dışında elde ettiği ham madde-insan gücü ve serveti Osmanlı üretimini ve ticaretini bozmak için seferber etmiştir. İslâm medeniyeti içinde olan Osmanlı Batı uygarlığı’nın metodik uygulamalarının aynını tatbik etmemiştir. Batı uygarlığı sömürgecilik kuramı dışarda tutularak, yalnız rasyonel düşüncenin geliştirilmesi kuramından izah edilemez. Sömürgecilik dışında Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayan bir diğer saik de Osmanlı tebası milletlerin Osmanlı’dan ayrılışı temellendiren zihniyet değişmesine uğramalarıdır. Osmanlı’nın çöküşü tebaasının ihtida etmesini mümkün kılan müesseselerini bozmanın sonuçlarına da bağlanmalıdır. Osmanlı fethettiği topraklarda uzun süre sürdürdüğü ihtida siyasetini Avrupa’da ilerlemeye başladıkça terketmiştir. 1) Küresel sömürgecilik (ucuz hammadde- ucuz işçilik, sanayi mamülü üretimine dönüştürülmüş ve üretim) 2) Osmanlı ülkesinin Batı’da üretilen mamüllere pazar kılınması, 3) Batı’lı siyasi kavramların Osmanlı tebaasına dönük kültürel propagandası şeklinde üç katmanlı mekanizma kullanan Batı uygarlığı Osmanlı tebaasında Batı lehine üstün bir moral gücü algısı oluşturmuştur. Batı’nın sömürgecilik (hırsızlık) ile elde ettiği mala bakmış, malın nasıl kazanıldığı ile ilgilenmemiş olan bir zihnî inşa, Osmanlı’daki zihniyet değişikliğini ve çöküşü izah edecektir. Osmanlı’da asıl mesele Batı’lılar gibi yaşamak ama bu hayatı tesis edecek sömürgecilikten kaçınmakla ilintilidir. Bu sorun günümüz için de geçerliliğini korumaktadır. Küreselleşme (yeni emperyalizm) zihni ile davranmayan bir İslam Medeniyet tasavvuru, “Müslüman her şeyin en iyisine lâyıktır” söylemi üzerinden Batı’lı tüketim kalıplarına râm edilmektedir. Osmanlı’da “kendi ürettiğini tüketen” insan tipi, “başkalarının ürettiğine müşteri olan” yeni insan tipine evrilmiş ve yıkım bununla ortaya çıkmıştır. Kısacası, Osmanlı’da rasyonel düşünce, bilim ve teknoloji geç farkedildiği için değil, zihniyet değişimi nedeniyle kendi insan tipini kaybettiği için gelen bir yıkım ve çöküş vardır.

Doğu- Batı Dikotomisi Değil İslâm- Batı Dikotomisi

Yılmaz Özakpınar’a göre Türkiye, İslâm medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında boşlukta kalmıştır. Yazar Batı medeniyeti var diye onun karşısında bir de “Doğu Medeniyeti” bulunacağı düşüncesini reddeder. (ÖZAKPINAR, 2009: 327). Bununla Doğu- Batı dikotomisini reddeder. Bu yargısının izahını “Doğu medeniyeti diye tek parça bir bütünsel medeniyet olmadığı gibi Doğu kültürü diye de bir şey yoktur” şeklinde yapar (ÖZAKPINAR, 2009: 328). Çin medeniyeti, Japon medeniyeti, Hint medeniyeti ve onlara bağlı olarak gelişmiş kültürlerden bahseder. Ayrıca “Çağdaş medeniyet” kavramı hakkında da itirazı vardır. “Çağdaş medeniyet diye başka bütün medeniyetleri geçersiz yapan bir medeniyet yoktur. Somut bir tarihsel oluşum içinde ortaya çıkmış bir Batı medeniyeti var. Onun içinde, yabancısı kalamayacağımız bir çok değerli kültür öğelerinin yanı sıra bir sürü faydasız ya da zararlı kültür öğeleri var (…) Çağdaş medeniyet ve kültür dayatması, Batı medeniyeti dışındaki medeniyetlerin seçme ve reddetme gücünü kırmayı (…) ve kendi elleriyle sömürgeleştirmeyi (…) hedeflemektedir” (ÖZAKPINAR, 2009: 329- 330). Özakpınar’ın bu yargıdan sonra meseleyi İslam medeniyetine getirerek iki medeniyet arasında tefrik yaptığı görülüyor: “Bugünkü Batı medeniyeti İslâm medeniyetinden çok ayrı bir oluşumdur. Avrupa ile ilişkilerimizi Batı medeniyetine girmek biçiminde formüle etmek bizi ikilime düşürüyor ve bunalıma sokuyor. Çünkü her medeniyet gibi Batı medeniyeti de bir inanç ve ahlâk nizamıdır. Bu sebeple Batı medeniyetine giremiyoruz” (ÖZAKPINAR, 2009: 331).

Yılmaz Özakpınar’ın “Batı’da yekpare uygarlık vardır, Doğu’da yoktur; Doğu kültürü diye bir şey de yoktur” şeklinde özetlenecek yargısı bazı çelişkilerle malûl görülüyor. Öncelikle uygarlıkların rasyonel bir ruhî yükselişin bilinci; o yükselişin içerdiği inanç; belli istikamette fiilleri üretmesi bakımından ahlâk nizamı olduğunu söyleyen Özakpınar, verdiği tanım gereği Doğu’daki farklı uygarlıkları aynı paydada toplayan bir takım hususiyetleri öne çıkarmak durumundadır. Batı’nın Doğu üzerindeki yağması Doğu’da farklı uygarlıklar olsa bile Batı karşısında hepsini talan edilmeye müsait bir kimliksiz zenginliğe mahkûm etmektedir. Ayrıca Doğu’nun Batı toplumları gibi yekpare uygarlık refleksleri vermesi de gerekmemektedir. Doğu, tarihsel anlamda Batı’nın Doğu’yu yağmalamasına bir cevap olarak, Batı’nın hareket kaabiliyetlerini bozucu saldırılar- yıkımlar geliştirmiştir. Geçmişte Moğol, Tatar istilaları ve günümüzde Çin’in endüstri biçimlenmesi Batı’nın iktisadî yapılarını bozucu etkilere sahiptir. Doğu’daki uygarlıkların birbirine karşı farklılaşmış özellikleri Batı’nın karşısında farklı sınıflama yapılmasını gerektirmemiştir. Bu farksızlık algısı nedeniyle Özakpınar’dan Doğu’nun, Batı uygarlığı dışında bir uygarlık karakterine sahip olduğunu teslim etmesi beklenebilirdi. Özakpınar’ın “Doğu’da yekpare uygarlık yoktur” dizgesi, Doğu’yu Batı karşısında yok sayacak bir tutuma yol açabilecektir. Ayrıca Doğu’da Batı’daki uygarlık modelinin benzerini arayan tutum, Doğu’yu Batı’nın beşli gelişme dizgesi içinden kavramaya çalışan modellerle mutabık bir söyleme düşmekten kurtulamayacaktır. Yine Doğu’da yekpare bir uygarlık olmadığı ifadesi Türkiye’yi Batı’ya (Avrupa Birliği’ne) katılmayı veya işbirliğini dayatan söylemi eleştirmeyi imkânsız kılmaktadır. Nitekim Yılmaz Özakpınar, “Kendi medeniyetimizi küçümseyerek Avrupa Birliği’ne onurlu bir üye olarak katılmak mümkün değildir. Batı medeniyetine yamanmayacağız; kendi medeniyetimizin bilinciyle ve millî şahsiyetimizle, tarihimizi arkamızda hissederek Avrupa ile işbirliğine gireceğiz” (ÖZAKPINAR, 2009: 332); “Yapacağımız şey, Avrupa’ya yersiz reaksiyon yapmak ya da kendimizi Avrupa’dan izole etmek değil, kendi siyasî ve ekonomik çıkarlarımıza ve kültür alanındaki ihtiyaçlarımıza göre Avrupa ile yakın temas kurmak ve Avrupa gerçeği içinde söz sahibi olmaktır” (ÖZAKPINAR, 2012: 77). Doğu’da uygarlık yekpareliği bulunmadığı ifadesi ile Türkiye’yi Batı’lı uygarlıkla işbirliğine iten argüman birleşince “İslam medeniyeti”nin kendi kültür çğelerini üretmesi imkânı elden kaçırılmaktadır. Özakpınar, kendi medeniyet teorisini Batı kültürünün kimi üstün özellikleri nedeniyle kendine has kültür üretiminden yoksun bırakacak bir uzlaşmaya yöneltmektedir. Eğer İslâm bir inanç ve hakikat ise kendi kültür öğelerini Batı’dan müstakil olarak üretmelidir: “Bütün medeniyetlerde bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç vardır; bu inanca bağlı bir ahlâk nizamı toplumu yapılandırır” (ÖZAKPINAR, 1997: 45- 46). Özakpınar teorileştirdiği medeniyet perspektifini yeniden Batı’lı angajmanlara teslim etmektedir.

KAYNAKLAR

- GRANT Jonathan, Osmanlı “Gerilemesi”ni Yeniden Düşünmek, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları Dergisi, Sayı 19- 20, 2011

-  ÖZAKPINAR Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları, 1997

-  ÖZAKPINAR Yılmaz, İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü, Ötüken Yayınları, 2012

-  ÖZAKPINAR Yılmaz, İnsan Düşüncesinin Boyutları, Ötüken Yayınları, 2009

Yukarıdaki yazı sayın Lütfi Bergen' in
http://www.tyb.org.tr/lutfi-bergenden-yilmaz-ozakpinarin-medeniyet-teorisi-10368h.htm sayfasında yayınlanan yazısından alınmıştır.

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16540764