Gençlerden
Serhat DEMİR

Kemal Tahir'i hatırlıyorum. Erenköy'ünde, balkonundan güller fışkıran küçük evinin salonunda, yazıhanesinin başına oturmuş, gülücüklerle dolu gözleri, gümbür gümbür sesi ile bana tarihimi anlatıyor. Arkasında at nalı gibi kendisini çeviren kütüphanesinden, bilgiler şelale olmuş, aka kıvrıla onun beyin havuzuna doluyor: "Sen" diyor bana, "Edirne'yi Yunanla Bulgar niye bize bıraktı sanıyorsun?" Henüz küçüğüm, anlamıyorum. Şaşkın ve mahçub, ona bakıyorum. Kemal Tahir bir Anadolu aslanı gibi kükrüyor: " Koca Sinan, o çifte çifte minareleri sınır boyuna, süngü gibi, öyle bir çakmış ki, içeriye onların bedeni değil, ruhları bile giremez!"...  Taht-ı Sâni Edirne’ye defalarca gitmiş, pek çok yerini karış karış dolaşmıştım. Fakat Ümit Meriç’in yukarıya derç ettiğim hâtırasını okuyunca, şehre farklı bir nazarla baktığımı, ruhumun derinliklerinde farklı şeyler duyduğumu hissetmeye başladım

Yıllar önce kadim Türk şehri Ahlat’taki meşhur mezarlığı ziyaret ettiğimizde, hocamız bize, mezar taşlarına dokunmamızı ve ardından şanlı bir maziyi hissedebileceğimizi söylemişti. Ben hocanın dediğini yapmış fakat tam idrak edememiştim. Yıllar sonra Edirne’de kapalı çarşı’dan Hazreti Selimiye’ye doğru gide gele aşınmış ve o halde bile başka bir mâneviyat ve müzeyyenâta mâlik kesme taşlardan müteşekkil merdivenlerden çıkarken, Ahlat’ta hocamın söylediği o sözler aklıma geldi. Taşlara dokunarak çıkmaya başladım. Dokundukça yavaşladım ve nihayet durup, gayriihtiyari gözlerimi kapayıp çok uzaklara daldım. Hazreti Sinan’la beraber ulu yapının harcını taşıyan gâzîler ve serdârların ervâhı beni karşılıyor, hoş geldin deyip mabede buyur ediyorlardı. Bütün kervansaraylar, köprüler, sancaklar, Murad’lar, Süleymanlar, aygır kişnemeleri, kağnı gıcırtıları, ‘’mübârek ve gârip alemden gelen binlerce hayâlet’’  zihnimde birbirine karışıyordu.   ‘’Su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum!’’ mısraını işte o zaman idrâk etmiştim. Artık Edirne’yi her defasında, anlatmaya dilimin ve kalemimin yetersiz ve istidatsız kaldığı nice duygularla yaşamaya başladım.

Hazreti Selimiye’den nazarıma ve ruhuma düşen payı aldıktan sonra, bir başka ulu mabedi; Eski Câmiyi ziyârette bulundum. Geniş ve kare sütunlar üzerine kondurulan ulu yapı’nın duvarları devasa büyüklükte hat yazılarıyla müzeyyen. Kılınan namazlar ve edilen dualar sanki hemen o anda kabul edilecekmiş hazzı veren ve intibaı uyandıran câmii şeriften ayrıldıktan sonra, şehir merkezine on beş dakika uzaklıktaki Meriç nehrine doğru yola koyuldum.

Tunca nehrinin üzerine kurulmuş târihi taş köprüden geçtikten sonra biraz daha yürüdüğümde geniş bir yataktan akıp gelen Meriç’in üzerine kurulu; Meriç’in ve târihimizin asaletine yakışan bir taş köprünün üzerinden izledim bu azgın suyu. Derinliği yer yer iki-üç metreyi bulan nehre neden ‘’azgın’’ dendiğini; bulanıklığında nice girdaplar taşıdığını öğrendikten sonra anlam verebildim. Bir Balkanlı olmak da herhalde fıtratında ve uhdesinde ehli sükûn görünüp, alttan alta isyânlar taşımak ve zaman zaman taşmak olsa gerektir. Meriç de bir Balkanlı olduğuna göre, işte tam da yaşadığı yere benzer… Âşık Çelebi’nin ‘’Kişver-i kâfirden imân ehline akup gelür/ kıbleye tutmuş yüzünü bir müselmândır Tuna’’ dediği nehrin mânâsı ne ise, Meriç’in mânâsı da odur bizim için. Namık Kemal’in, Rusların, Tuna’yı aşmaları durumunda İstanbul’a kadar ilerleyeceklerini söylemesinin ardından kısa bir süre sonra maalesef tespiti gerçekleşmiş; ehli İslâm olan Tuna gâvurların hakimiyetine geçmişti.  Balkanlar artık ayrılık nifâkına düşmüş, iflâh olmaz vaziyetlere duçar olmuştu. Biz’le anlam bulan ve onunla anlam bulduğumuz müselmân Tuna’ya kavuşup, suyundan abdest almayı hayâl ederken, günün birinde o hayalden bile uzaklaştık ve elimizde bir avuç toprak kaldı. Meriç’in doğduğu topraklar bile artık bizim değildi. Ve o günden bugüne Meriç sanki bize olan kızgınlık ve kırgınlığından dolayı zamanı gelince kudurup taşar ve her tarafı kuşatır. Ben bu taşkınlıktan ‘’Ey Türk uyan! Nisyâna düşme. Âgâh ol. Yetmedi mi bunca ayrılık, cevr ü cefa…’’ serzenişlerini duydum. Bir yer bir kerre Türk toprağı olduysa orası ilelebet Türk toprağı olarak kalacaktır itikadında olduğumuzda, Meriç ve kardeşleri, ‘’cömert Nil, yeşil Tuna’’ artık kızgınlık ve kırgınlıklarından değil, sevinç ve coşkularından taşacaklardır. 

Meriç’le vedalaştıktan sonra köprü’yü aşıp Karaağaç’a doğru yola koyuldum. Köprüyü geçip Meriç’i sağ tarafıma aldığımda, Arnavut kaldırımlı, uzun geniş bir yol çıktı karşıma. Yol her iki yanıyla  müstakil ağaçlar ve ormanlıklarla ihata edilmiş. Aruz vezni düzeninde dizilmiş Arnavut kaldırımlı yolda hece vezni heyecanıyla yürüdüm. Yürüdükçe aklımdan bütün bir mâzi geçiyor, kahraman Süleyman Paşa dur durak bilmeksizin akınlara çıkıyor, mirasını diğer bir kahraman Murad alıyordu. Sert mizaçlı, az oturaklı pek koşaklı kabına sığmayan bir komutan… Sazlıdere’de, Hadrian’da düşman yağmur yiyen başak gibi bir bir bükülüyor,  tırpanlanırcasına biçiliyordu. Yıldırım sadece Niğbolu’ya değil, gönlüme düşüyor, başkalaşıyordum. Çelebi Mehmed’le kaldığımız yerden devam ediyor, Murad’la Varna’da rûzigâr olup esiyordum. ‘’Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!’’ Bin atlıyla dev gibi orduyu yeniyorduk. Nökerler, Alperenler, Akıncılar, Sipâhiler, Çeriler, çocuklar gibi şendik ve köslere vurulurken gür sâdâlar eşliğinde: ‘’Bir elde kalkan, bir elde hançer, serhadde doğru ey şanlı asker/ Deryâda olsa herşey muzaffer, dillerde tekbir: ‘’Allahûekber!’’ Teganni ve nidalarıyla yürüyorduk. Yol boyunca binlerce gâzi erenlerin ervahıyla birlikte cenk edip, teganniler terennüm ettik. Sultanların da bir asker olup, askerlerini sultan kıymetinde gördüğü anlar yaşadık. Her  lahza ‘’Aldım Rakofça dağlarının hür havasını/ duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını… Bu yol beni Varna’ya, Drama’ya, Dobruca’ya, Köstence’ye, Üsküb’e, Saraybosna’ya, Kosova’ya kadar bütün Balkanları boydan boya binlerce hayâletle beraber götürdü ve getirdi… 

Yol bitiminde Karaağaç’a girdim. Hemen girişte orta büyüklükte bir havuz ve havuzun içinde, hoş intibalar uyandıran temsilî bir su değirmeni var. Yine Arnavut kaldırımlı, cetvelle çizilmişçesine düzgün, ferah yol ve caddeler, ağaçlar ve yeşillikler içinde bir yer. Burası eski bir Rum yerleşimiymiş. Cadde üstündeki estetik taş evlerden de bu durum belli oluyor. Butik denilen hoş ve sakin mekânlar ana caddenin sağ ve solunda insanı karşılıyor. Bu yolun sonunda ise Güzel Sanatlar Fakültesi var. Evvelemirde Mimar Kemalettin’in eli değmiş olan ana ve yan binalar tren garı olarak tasarlanıp kullanılmış, daha sonra ise Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılmaya başlanmış. Fakültenin arkasında bir asırdan daha eski olduğunu tahmin ettiğim buharlı ve birkaç vagonuyla mukim bir tren kesilen rayların üzerinde sanki çürümeye terkedilmiş gibi. Yine fakülte içinde lozan anıtı var ki, bir kadın silüeti ve elinde güvercin var. Ucûbe anıtın ne için oraya dikildiğine anlam veremesem de fikrimden gönlüme: ‘’Miisâkı Milli sınırlarından daha dar zihniyeti hâiz bir takım eşhasın işleri kederimize keder ekliyor… Bu sınırları kim çizmiş, gönlüme dar geliyor’’ cümleleri akıp gitti. Burada beni fakülte hocalarından  ağabeyim ve gönüldaşım Gökhan Hoca karşıladı. Epey şeyler anlattı, ki yine kâh üzüldüm, kâh coştum. Bu bölgede ülkemize katılan son toprak parçası olan Karaağaç’ın iki, üç kilometre ötesi de Yunanistan.  Gökhan Hoca’dan öğrendiğim ve daha sonra Süheyl Ünver’in Edirne Defteri’nden de okuduğum Balkan Harbi esnasında Bulgarlar tarafından evine baskın verilip bütün uzuvları parçalanan Ressam Hasan Rıza Bey de buralıymış. Buradan aynı yolu takip edip geri dönerken Meriç tarafında ve ormanlık içinde kalan Jandarma şehitliğini görüp içine girdik. Burada birer fâtiha okuyup tâzimde bulunduktan sonra, mezar taşlarını okuduk. Müşarünileyh Hasan Rıza Bey’i de tevâfuken burada gördüm. Tahminime göre vücudu paramparça edildiğinden dolayı ya parçalarını getirip buraya gömmüşler yahut temsilî küçük bir mezar taşı dikmişler. Üzerinde şunlar yazıyordu: ‘’Edirne Erkek San’at okulu Müdürü Ressam Hasan Rıza Bey 28.3.1913 Cuma günü evini yağmaya giren hunhar Bulgar askerleri tarafından vahşiyan parçalanarak şehit edildi. Nesillere ibret canavarlara lanet’’

Türk Târihinin en utanç verici hezimetlerinden biri olan Balkan Harbi’nin izlerini şehitliklerde, ve bilhassa şehrin bazı yerlerinde acıyla ve nefretle hissetmek mümkün. Bu hezimette şehirlerin rolü de en az savaşta anlatılan utançlar ve kahramanlıklar kadar mühimdir. Bu açıdan düşmana bir leblebi tanesi bile atmayan –başta Manastır ve Selanik- umum Balkan şehirlerinin karşısında, Edirne, İşkodra ve Yanya düşmana kök söktürmüşler, Antep kadar Gâzi, Maraş kadar Kahraman, Urfa kadar da Şanlı sıfatlarını fazlasıyla hak etmişlerdir. Şükrü Paşa’mızın adına dikilen anıtta yazılan şu sözler bile Edirne için söylediklerimin az bile olduğunu kanıtlar niteliktedir: ‘’Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehid olarak kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehid olursam kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir…’’    

Meriç ve Tunca’yı arkamda bırakıp şehir merkezine doğru giderken, Edirne’nin mânevi sahibi, Halvetî-Gülşenî meşâyihinin en mühimlerinden biri olan Hasan Sezai Hazretleri’nin türbesini ve türbenin etrafındaki diğer hazîreyi ziyârette bulundum.  Burası yıllar önce harap bir durumdayken, Güzel Sanatlar Fakültesi eski dekanı Ahmet Sınav Bey’in kesif mesâisi nihayetinde restore edilmiş ve ziyârete açılmış. Ben gittiğimde, Ülkemizin bâzı yerlerinden genç yaşlı, kadın, erkek (İstanbul, Tokat gibi) Hasan Sezai’yi ziyârete gelip tâzimde bulunup dualar ediyorlardı. Yaşlı bir türbedâr da, titizlikle burayı bekliyor, Hazreti Pir’e saygısızlık yapıldığını düşündüğünde gök gibi gürlüyordu. Az evvel cenkten cenge koşan ben burada Nakşî edasında hâfî, Kadirî edasında cehrî, Mevlevîler gibi dönerek, ateş gibi yanarak ve Allah adın zikrederek coşuyordum. ‘’Server-i ser bülendimiz/ hazreti pir efendimiz/şâhidi şâh levendimiz/ hazreti pir efendimiz’’ Şâirin ‘’ Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu/ Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu’’ mısralarını da burada idrâk etmiş, taht-ı sâni’nin her karışında ‘’cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiydim.’’  

Tunca kenarında kalıntıları kalan ve daha sonradan az bir kısmının restore edildiği Edirne Sarayıyla ilgili olarak da şu malûmatı edindim: ‘’Edirne Sarayı, ilk büyük darbeyi birinci Osmanlı- Rus savaşı (1828-1829) sırasında şehri kısa bir süre işgal eden Ruslardan yedi. Sarayı karargah olarak kullanan Ruslar, köşkleri ve kasırları tahrip etmeleri, Tavuk Ormanı'nın asırlık ağaçlarını kesmeleri yetmiyormuş gibi, sarayın eşyalarını ve duvarlardan söktükleri nefis İznik çinilerini de yanlarında götürmüşlerdi. Daha sonraki yıllarda cephanelik olarak kullanılan saray, 93 Harbi sırasında da Edirne'nin Ruslar'ın eline geçmesinden endişe edildiği için bölge kumandanı Müşir Ahmet Eyüp Paşa' nın emriyle havaya uçurulmuştu. Bu tuhaf karar sonunda, Ruslar'ın eline geçmesi istenmeyen cephanelerle birlikte saray da neredeyse bütünüyle yok oldu...’’[1]  Süheyl Ünver defterinin bir sayfasında şöyle diyor:  150 sene önce, Şair Keçecizâde İzzet Molla Edirne Sarayında ne dedi?

Edirne Sarayı diğer bir cihan
cihanın ider Tunca katı’ı miyan, 
gören cedveli simle der heman

yeşil safhada nushai gülüstan, 
… 
Misâfir olub anda beş gün tamam
Edirne sarâyın gezerdim müdâm… 

Acaba bugün 25.4.1957 bizimle gezseydi ne yazardı?...
Ya acaba bugün?...


Adım başına en çok târihî eser düşen şehirlerden birinin, içinde bulunan pek çok eserin içler acısı halde olduğunu, binâenaleyh yıllardır bu güzide şehri yönetenlerin harabe olan asırlık eser ve binâları, çingânelere ve çingâne kılıklı serserilere el altından yaktırdığını yahut yıktırdığını, bir taksi şoföründen öğrendiğimde, Türkiye’mizin bir misâli olan tahtı sâni Edirne’de ecdad yadigârının ölümcül bir hastalığa yakalanmış insan  gibi yıllardır ağır ağır cerihasının genişleyip ölüme bir adım daha yaklaştığına mı, yoksa ilgisizlikten öte, birilerine peşkeş çekmek adına, kânûnen memnû olan şeyi el altından ‘’kör kazmalarla’’ yıktırılmasına mı yanaydım bilemedim… 

Saraçlar çarşısı ayrık otu gibi türemiş bazı  modern yapılara rağmen büyük oranda târihî yapısıyla bunca hengâmeye vakarla direniyor izlenimi veriyor. Bedesten, Kapalı Çarşı, Rüstem Paşa Kervansarayı, Sokullu Mehmed Hamamı, Sarayiçi’nin ahşap evleri ve nice mezaristanlarla câmilerin ve daha sayamadığım nicesinin her birinin maddi ve manevi mânâsını anlatmak cildleri alır zannımca. Bu da bu yazının hududunu aşacağından, belki bir başka zamana yazma temennisiyle noktayı koyalım. Akşam vaktini Üç Şerefeli (Bormalı) Câmi-i Şerif’te geçirdim. İmparatorluğa geçiş bu yapı üzerinden bile okunabilir. Dört minaresinin her biri farklı bir mimarî eser olan câmiin iç kısmı enine uzun boyuna kısa şekilde tasarlanmış, Selçuklu ve Beylikler dönemi câmilerini andırmaktadır. (Urfa’da Hasan Padişah Câmi, Konya’da Alâaddin Câmii, Muğla’da Menteşe Ulu Câmii misallerinde olduğu gibi) Burada geçirdiğim vakit içerisinde de ervah beni yalnız bırakmadı. Geçmişle bugünü mukayese ettim. ‘’ Susuzem bir kez bu sahrâda menüm’çün âre su.’’

Sağlık Müzesi’nin karşısında oturup asırların yorgunluğunu atmak için ‘’yurdumun en sert tütününden bir sigara yaktım, dumanı ciğerlerime değil, iliklerime çektim.’’  Ruhumla Edirne’yi dinlerken Hicâz makamında yatsı ezanı okunuyordu ve tazelendiğimi hissettim. Ezansız, alafranga memleketlerde oturanlar gerçekten nasipsizmiş…

*Bu yazı Yılkı Dergisi’nin 9. sayısında yayınlanmış ve yazarın izni doğrultusunda sitemizde yayınlanmaktadır.

 


















[1] M. Salim Gökçe, "Edirne Sarayı Çinileri Nasıl Yağmalandı ",s.74-75, Türk Edebiyatı Dergisi (486.sayı) 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19827611