Gençlerden
Erhan KARAOĞLAN

’’ Hayat, bizleri bazen o kadar sıkıntılara düşürür ki, neye sarılacağımızı bilmeyiz. Böyle bir anda belki en kötü, belki de en derin duyguları içeren sözleri dile getirebiliriz. Bir gün, genç yaşımda hiç üzülmediğim kadar üzülmüştüm. Sanıyordum ki Allah tüm derdi, gâmı o gün bana yüklemişti. Sevdânın bu kadar basitleştiği, dostluğun lüks kafelerde eriyip, tükendiği ve karakterin şaşalı elbiselerin görkemiyle derecelendirildiği bu vakitlerde, rûhumun ışığı artık gül rengi değil, kan rengi düşer olmuştu. Öfkenin, kin ateşinin kuruttuğu kalbimden bir tek dua yükselmiyordu göklere doğru. Geceler olsa da kimselerin yüzünü görmesem diye, güneşin batmasını bekliyordum, olur da ıstırabım bir nebze diner umuduyla. Ve güneş sonunda batmıştı. Odamın duvarlarını izlemekten bîhâl olmuştum. Gökte yıldızlarım, o sevdiğim ışık kümelerim bile bir çare olamamıştı bana. Yorgun düşen vücûdumun acizliğinden midir bilmem, o gece bunca bûhran üzerine uyumuş, kalmıştım. Rüyalar üzerine rüyalar görmüştüm, fakat yalnız bir tanesini çok net hatırlıyordum. Evet, evet. Yalnız bir tanesini çok iyi hatırlıyordum. Hatta unutmam da mümkün değildir. Velhâsıl, o gece bir zâhit ile ıssız bir dağ başında sohbet ediyordum rüyamda. Ben ağlıyordum.Ve bir taraftan da içimi zâhide döküyordum şu sözlerle.

+Biz kalplerini yaşarken gömen insanlığın gûya olan vicdânını bana anlat zâhid, hakkın sevgisinden gönlü mahrûm, dünyevî derd ile gönlü yorgun bu insanlığı bana anlat zâhit. Ben mâtemi yersiz, gözyaşı boşa akan, etten kemikten ziyâde nefsine yenik, mevhûmelerinden vücûd bulan bir acizim. Bana anlat zâhid, çektiğim ıstırabın asıl sebebi nedir? Daha dün göklere baktığı vakit gönlü huzurla dolan ben! Her eşyâda hakkı beyân eden ben! Böyle bir sıkıntıya düşer miydim? Vefâ beklediğim yerden gördüğüm cefâ, sevgi beklediğim yerden gördüğüm hainlik, bana revâ mıydı zâhid? Allah diyen kalp yıkar mıydı? Allah diyen gönül evin yıkar mıydı zâhid, diyerek sitem ettim. Zâhidden cevap bekliyordum. Yüzünde, baharları andırır bir tebessümle konuşmaya başladı ve dedi ki..

‘’Dinle beni ey gâm yükü. Her derdi bir derman diye yaratmıştır Allah. Gönül bağında açmış çiçeğin adıdır dert, onunla râhmanı nefesler kendini bilen. Allah diyen kalp yıkar mıydı diye sorarsın da her çiçek gül gibi kokar mı diye de hiç düşünmez misin? Hele ki insana insanın yaptığı dile gelir de İnsanın Allah’a yaptığı vefâsızlık neden hiç dile gelmez ey gâm yükü? Uyan ve şimdi gönlün müsterih, dua et, çünki Allah, her kalbi yanmışa mûindir,’’ dedi.

Uyanmıştım. Daha düne kadar bin bir türlü küfürle isyân eden ben, öfke ateşini bastıracak o maneviyâtla dolmuştum. Maneviyât işte budur ya, rûhunuzun darp edilmiş her yerini tedavi edecek o ulvî kaynak. Velhâsıl, o günden beri birçok manevî kaynak buldum kendime. Tabi konuşan her canlıdan rûhuma kasvet gelir, o ateşin bıraktığı iz sönmez de tekrar alevlenir diye korkarım, hangi serin su söndürür diye düşlediğim vakit, dua derim, hemen.’’Allah mûin olsun,’’ diye. Feryadım, figânım sessiz nidâlara bürünse de yalnız göklere fısıldarım merâmımı. Çünki bilirim ki melâlimi, mâtemimi yalnız Allah bilir. Bir de hani demiştim ya manevî kaynaklar diye. İşte anlatmakla meşgûl olduğum bir de onlardır. Ya bağında açmış bir güldür ya da gecenin en tenhâ yerinde parlayan bir yıldız. Ve artık yaşayanlardan da değildir, mevtine ağıtlar yakılmış insanlardandır yoldaşım. Ve artık bir gülün, bir zerrenin ben de çok büyük mânâsı vardır. Çünki inkisârıma şâhid, hemhâl olan bu dünyada yine onlardır.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16513976