27 Temmuz 2021

             Sevil DAĞCI      

Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar dünyada,  atalarımızın maymun olduğunu savunan ve bunun doğruluğuna inanan insanlar yaşarmış. Onları bu iddiaya inandıran, kendilerince bazı delilleri varmış. O günün Avrupalısının üzerinde yapılan gözlemler, izlenimler bu tezi adeta doğru kılıyormuş.

Günlerden bir gün, Avrupalının genleri bizimkiyle karışmış. O eski kibar beyefendiler, nazik hanımefendiler mutasyona uğramış. “Edeb Ya Hu” düsturumuzun yerini arsızlık, namussuzluk almış. Sinirlenince” La Havle” çeken dillere “ooohaa”lar, “çüş”ler dolanmış. Fakirhanelerde yaşayan gönlü zengin insanımız malikânelerde sevgi yoksulu kalmış.

Develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken bütün bu saydıklarım, maalesef gerçek olmuş. Fıtratlar bozulmuş, sîretler kararmış, sûretler asılmış. İnsanlık dışı huylar biz Müslümanları da sarmış.

Maymundan geldiğimiz iddiasını doğrularcasına Âdem olmaya, adam olmaya, insan olmaya yakışmayan, Batı’nın bozuk, çıkarcı davranışlarını, umursamaz tavırlarını, hiç yadırgamadan sergiler olduk. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla üç maymunu oynadık, görmedim, duymadım, bilmiyorum deyip haksızlıklara göz yumduk, yalanlara kulak asmadık, adaletsizliği bilmezden geldik. Yine de maymunca bile olsa, bir karakterimiz, rengimiz vardı. Çıkarımızın olduğu patronumuza, makam sahiplerine, varlıklı kişilere şebeklikler yapardık. Günümüzü gün edip, bir muz veya fıstık için taklalar atardık.  Aramızda kendini bilime adayıp, uzay yolculuğu yapanlar da yok değildi. Bazen de, sözümüzün geçmesini sağlamak için, üstünlüğümüzü kanıtlamak, egemenlik kurmak için, etrafımızı ‘maymunlar cehennemine’ çevirdik. Bazılarımızın gözü daha yüksekteydi, dünyayı ele geçirmek için yağmalar, istilalar yaptı. Dediğim gibi neticede bunlar maymunca davranışlardı.

Ne yazık ki, maymunluktan, insanlığa doğru olması beklenen tekâmül, maymunluktan, bukalemunluğa doğru seyretti. Olaylar, haksızlıklar, hırsızlıklar, arsızlıklar, yolsuzluklar karşısında hiç tepki vermeyen, kılını bile kıpırdatmadan öylece seyreden, rengini belli etmeden kamufle olan bir toplum olduk. Bakıyorsunuz insanlar bir gün bir renk, ertesi gün başka renk. Senin yanında seninle aynı görüşte zannettiğiniz arkadaşınız, dava ortağınız, aniden renk değiştiriyor ve başka biri haline dönüşüyor. Yanardöner kişiler, bukalemun misali tutunduğu eşyanın, maddenin, makamın rengini alıyor. Kıskaç misali parmaklarıyla, tutunduğu yerden, ne pahasına olursa olsun ayrılmıyor, maalesef…  Eskiden kınadığımız göz yumma eylemini, şimdilerde arar olduk. Çünkü vicdanımızı rahatsız eden bir hareket karşısında, tepkisiz kalsak da, gözümüzü şahit yapmak istemezdik. Ufak da olsa bir vicdan kırıntısı vardı bizlerde. Fakat artık gözlerimiz fal taşı gibi açık, fıldır fıldır radar gibi her yöne dönüyor, her şeyi görüyor lakin gözümüzü kırpmadan, öylece seyrediyoruz. Ruhsuz, hareketsiz, heyecansız, silik şahsiyetler olmuşuz, tutunduğumuz dalda karnımızı doyurmanın derdine düşmüşüz.

 Bukalemunların dilleri vücutlarının bir buçuk katı kadar uzun olurmuş. Ne tesadüftür ki bizim dillerimiz bukalemunla boy ölçüşür durumda. Boyumuzdan büyük laflarımız var. Rencide edici sivri dillerimiz var.  Oturduğumuz yerden dünyaları değiştiriyoruz, ahkâm kesiyoruz  fakat aslı yok. Herkese dil uzatıyoruz, kendimizden haberimiz yok…                               

Modern zamanların, ilkel ve kaba insanı, cahiliye devrini aratmıyor. Rızkın sahibinden haberi olmayan, yaşam gayesini unutan insanlar, acı akıbetlerini hazırlıyor. Depresyon çıkmazındaki ruhlar, sessiz çığlıklarıyla kurtarıcısını arıyor. Çöle dönmüş gönüller, rahmet yağmurlarını bekliyor. Gözler Asr-ı Saadetin yolunu gözlüyor.

 Beklenen, gözlenen, özlenen, kurtuluş çaremiz aşk, yollar sana çıkıyor.                     

                                                                                                                 

 

                                    

            

 

 

Bu kategorideki Makalelerden