20 Ocak 2022

Yarışmadaki bir milyon liralık soru gibi bir soru bu. Cevabını verebilmek için bütün dünya var gücüyle çalışıyor, ama hala ortada makul bir cevap görünmüyor.

Yaklaşık iki ay önce kanser savaş daire başkanlığı akciğer kanserinde tarama konusunda bir çalıştay organize etti. Konusunda uzman birçok kişi bir araya geldi ve uzun süren tartışmalar neticesinde taramanın ülkemiz için daha erken olduğu kanaati baskın çıktı. Zaten öyle olması da isteniyordu…

O toplantıda bir başka veri ifade edildi ki, günümüzün gidişatına ters bir sonucu içeriyordu. Erkeklerde en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri sıklığında son iki yıldır bir yavaşlama olduğu, yıllık yeni akciğer kanseri sayısının 20-25 bin arasında dengelendiğine dair istatistik veriler gösterildi. Bu duraksama sigara içiminde görülen %3-4’lük azalmanın neticesi mi diye sorular sorulmaya başlandı. Oysa sigara içimindeki azalmanın akciğer kanseri sıklığına etkisi en erken 10 sene sonra ortaya çıkıyor.

Nihayetinde bunun nedenlerinin ülkemizde yaş ortalamasının batılı ülkelere göre düşük olması ve kanser verilerinin toplanmasıyla ilgili olabileceği kanaati oluştu.

Yukarıdaki bir milyon liralık sorunun cevabına dönersek;

İnsanın başına böyle bir şey geldiğinde ilk önce risk faktörlerine bakması gerekiyor. Defalarca yazdığım üzere birçok kanser türü için (ama özellikle akciğer için) en önemli risk faktörü sigara…

İkinci sırada genetik değişiklikler geliyor. En önemlileri onkogenlerin aktif hale gelmesi veya kanser süpresör genlerin çalışmaması… Herkesin anlayacağı dilde anlatırsak, ya genlerimizdeki bazı bozukluklar kontrol edilemeyen, ölümsüz kanser hücrelerinin oluşmasına neden oluyor, ya da gelişen kanser hücrelerini öldürecek veya kontrol altında tutacak mekanizmaları kontrol eden genlerin çalışmaması işi bozuyor. Bu iki mekanizmayı da tetikleyen şeyler, dış ve iç etkenler. Dış etken dediğimizde sigaradan, ağır metallere, radyasyon maruziyetine kadar her şey var. İç etkenler ise genetik kodumuzda yazılı olanlar. Yani bir nevi doğuştan kaderimiz.

ABD’de her yıl görülen yeni akciğer kanseri hastası sayısı 170-180 bin civarında. ABD’nin nüfusu 320 milyon. Türkiye’nin nüfusu ise 80 milyon. Yani bizde en az 45-50 bin yeni akciğer kanseri hastası görülmesi lazım. Oysa hasta sayımız bunun yarısı kadar.

ABD’de erkeklerde yaşam beklentisi 80, bizde ise 75. Ama bence daha önemli bir faktör daha var. Doğal beslenme ve kanserojenlerle temas. Ne olursa olsun ülkemizde hala pazardan alışveriş ve sebze-meyve ağırlıklı Akdeniz mutfağı kültürü var. ABD’de her şey, ama her şey seri üretim. Doğal, organik denilen gıdaların içinde dahi türlü türlü koruyucu maddeler var. Yoksa biz de sigara içimi daha yüksek…

Ama kendimize çok güvenmeyelim, uzayan yaşam süremiz, büyük şehirlerde bozulan yemek alışkanlıklarımız, çevre kirliliği bizi de o noktaya getirebilir.

Sorunun cevabına geri dönersek, üçüncü sırada yaş öne çıkıyor. Erzel-i ömür ifadesi vardır, yani “ömrün rezil olunan” zamanı. Bu daha çok insanın kendini bilmeyecek hale gelmesini, bunamasını ifade eder, ama ne kadar uzun yaşarsak kanser olma şansımız o kadar artıyor. Dokuların yaşlanması, hücrelerimizin dış etkenlerden geri dönülemeyecek şekilde etkilenmesi, genetik kodlarımızda kırılmalar vesaire vesaire hepsi yaş ile alakalı. Ahir ömürde kansere yakalanmak, sigara içmemiş te olsak, her şeye dikkat te etsek, yaşanan uzun zamanın acı bir hediyesi olarak karşımıza çıkıyor.

Dördüncüsü ise Allah’ın nasibi veya kötü kader… Farklı düşünen arkadaşlarımız için evrimin, big bang’in tesadüfleri gibi, Rus ruletindeki tek mermi bize denk gelmesi. Kötü şans…

Kırklı yaşlarda hiç risk faktörleri yokken, anne babaları daha sağ iken kansere yakalanan genç insanları nasıl açıklayacağız? Açıklayamayız… Aynı istismara uğrayan, işkence edilen veya hunharca öldürülen on binlerce çoluk çocuğun ne günahı olduğunu, neden bu acıları çektiklerini açıklayamayacağımız gibi.

“Bu kanser neden beni buldu?” sorusunun cevabını, eğer hastalığı biz çağırmadıysak, genetik kodumuz çağırmadıysa, yaşam ortamımız çağırmadıysa, yaşadığımız uzun yıllar çağırmadıysa, demek ki ya bizden mücadele bekleniyor, sabrımız, kararlılığımız test ediliyor, ya da bizi yanına çağıran/lar var şeklinde vermekten başka çaremiz yok.

Şöyle bir 100 yıl öncesine dönüp, 30 yaşına kadar yaşamanın normal ömür olduğu o yıllardaki insanlar gibi söylemek rahatlık verir mi acaba?

 

“Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”

 

 

 

Bu kategorideki Makalelerden