7 Aralık 2022

Siyâsî mânâdaki “devlet”imizin, pek çok sıfatı bulunmakla birlikte, en şiirli ve hikemî olanı, “devlet-i ebed-müddet”dir.

Târık Buğra’nın, bir hikâyesinde, Evliyâ Çelebî’den naklen söylediği ve fâni insan ömrüyle ebedî devlet hayâtını terâziye çıkaran hârika cümle şöyle idi:

“Gün akşamlıdır devletlûm; dün doğduk, bugün ölürüz!”    

Dün doğan insan, bugün ölecektir. Fakat Türk Devleti, ömrünü yarınlara aktara aktara ebedî olacaktır. Yâni, yarınlar devletin, dün ve bugün insanındır. “Dün ve bugün”, bitecek zamânın adıdır. “Yarın” ise, “dâimî yarınlar”a dönüşen bitmeyecek bir zamânı gösterir.

Yavuz Sultan Selim’in saltanat yıllarını anlattığı mısrâlarında Kemâl Paşazâde (İbn Kemâl):

“Şems-i asr idi asırda şemsin                     

Zıllı memdûd olur, zamânı kasîr” demişti.

Burada; gölgesi uzun, vakti kısa ikindi güneşi ömründen bahsedilirken, fevkalâde bir “uzun-kısa” tezâdı, san’ata dâhil oluyor. Yavuz’un şahsında insan, kısacık ömrüyle “asır” meydânında yer alırken, çok uzun görünen gölgeler de, varlığını, “Güneş”e borçlu olarak sürdürüyor. İnsan fâni, zaman fâni, gölge fâni, ama Güneş, ilâ-kıyâmet yerinde. İşte, Türk Devleti de, Güneş gibi, Allâh’ın takdîr ettiği vakte dek bozulmadan, dağılmadan vâr olacaktır. “Devlet-i ebed-müddet”, bu demek. Yâni, vâdesi Allâh katında biçilen devlete “devlet-i ebed-müddet” deniliyor.

“Devlet”, Türk örfünde dâima kucaklayıcı, sarıp-sarmalayıcı bir mânâ taşımıştır. Türk Devleti’nin vasıf ve hasletleri sıralanırken hayat bulan kelimelere bir bakınız: “Baba, müşfik, muazzez.” Uğruna insanların fedâ edildiği bir devlet mi? Yoksa insanın emrine âmâde, hizmet eden bir devlet mi? Türk Devleti, bu anket mantığının neresinde?

Durup dururken, insanla devleti aksi kutuplara yerleştirmenin hiçbir mânâsı yoktur. İnsan, gözü kapalı bir şekilde ve robot insiyâkı içinde devlete kul olamayacağı gibi, devlet de, kendine kastetmiş bir insana hizmet etmemelidir.

Devletsiz insan, ne kadar boş ve mânâdan mahrûm ise, insansız devlet de aynı ölçüde abesle iştigâl olur. “Devletlû” insan ve “insanlı” devlet istiyoruz.

Başkalarının yaptıklarını seyretmek ve hiçbir gayret göstermeden meydâna gelecekleri beklemek, “figüran” olma hakkını bile vermiyor.

Dünyâ’da, milletlerarası münâsebetlerde, “menfaat” dışında belirleyici bir husûsun olmadığını anladığımız günler de olacak. Buna inanıyoruz ve o günün“Ba’de harâbi’l-Basra!...” demeden gelmesini diliyoruz.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: