25 Temmuz 2021

Ondokuzuncu Yüzyıl (YY), yakın zamanları şekillendiren fikir akımlarının, varlık ve hayat anlayışlarının doğduğu ve geliştiği koca bir yüzyıldır. Romantik dönemin yüzyılı; isyan, haksızlığa karşı çıkış, ihtilal, özgürlük, birey, toplum tanımlamalarının yenilenerek anlam bulduğu, Hristiyanlık inanışının merkezine insanın tam olarak yerleştiği, Aydınlanma çağının ışıklarının yakıldığı, aristokrasinin burjuvaziye dönüştüğü, kapitalizmin doğduğu, Batı’nın ötekileri ayırdığı ve üzerlerine yürümeye hazırlandığı yüzyıl….

Batı'nın, 19. YY’ da, artık başkasının söz sahibi olamayacağı şekilde güçlenmesine karşılık, diğer toplumların, ülkelerin güç ve hakimiyetlerini kaybedeceklerini görmesi, neredeyse o toplumların tümünde çözüm çabalarına, çıkış arayışlarına, yeni anlayışlara, yeni fikir hareketlerinin/akımlarının doğmasına yol açar. Bu gelişmeler Osmanlı Devleti’nde de en güçlü şekilde yaşanmaya başlanır. Osmanlı coğrafyasında doğan fikir akımları dört ana başlık altında değerlendirilmiştir: Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük (Türk milliyetçiliği). Nispeten farklı yıllarda görünmeye başlanmış olsalar da, bu fikir akımlarının etkileri Tanzimat Fermanı (1839)’ndan sonra hissedilmeye başlanmış, bugüne de belirleyici şekilde yansımıştır.   

Tarihçiler, ismi geçen fikir akımlarının, esas olarak, dünyada yaşanan değişime ve Batı’nın gelişimine Osmanlı’nın ayak uydurabilmesi, Batı gibi güçlü olması amacıyla ortaya çıktığını kabul ederler. Batı karşısında yaşanan gerilemeye ve düşkünlüğe çare bularak öyle ya da böyle Batı gibi olabilme çabası…

Hala o güce ulaşamadığımıza göre, bugüne kadar fikir akımlarının seyri nasıl gitmiş, nereye doğru evrilmişlerdir? Osmanlıcılar, Batıcılar, İslamcılar, Türkçüler bugün hangi çizgidedir, hangi toplumsal yapıyı, hangi aydın zihniyetini oluşturmaktadırlar? Bunlar, cevabı önemsenmesi gereken sorulardır, çünkü cevaplar bugünü açıklayacak, geleceğe ışık tutacaktır.     

Türk milliyetçiliği / Türkçülük fikri akımı

Daha sonra değineceğimiz Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları önce siyasi alanda ortaya çıkıp, zamanla fikri muhtevalar da kazanmış olmasına karşın, Türkçülük, dil, tarih ve edebiyat alanlarındaki çalışmalarla başlamış, yani önce bir kültür hareketi olarak ortaya çıkmış, zamanla siyasi nitelikler kazanmış, olaylara yön verebilmiştir. Yani “Türkçülük” akımı, canlı bir fikir zemininden kaynak bulmuş, özgün edebiyat ve san’at çalışmaları yaratmış, romantizminden zamanla bir ideoloji ortaya çıkarabilmiş, nihayet toplumsal teşkilatlanmalarını başarmış ve sonra da siyasi alana çıkmıştır. Bu durum, diğer akımlara göre çok önemli bir farklılığa karşılık gelir.

Bu akımı adlandırmak için kullanılan “Türkçülük” tanımı yanılmalara neden olmamalıdır; “Türkçülük akımı” tamamen kültür milliyetçiliğine dayanan bir yapı ve işlev göstermiştir, halen de böyledir.

Türkçülükle ilgili çalışmaların geçmişi Tanzimat dönemine uzanır. “Türk” kelimesi eski tarihlerde Osmanlı coğrafyasındaki müslümanları tanımlarken, 19. YY başlarına doğru Türk sözünden yalnızca Os­manlı Türkleri anlaşılmaya başlanmıştı. Tanzimatla birlikte Türk kelimesi­nin anlamı birdenbire genişler ve "Türk" sözü dünyadaki bü­tün Türkler için kullanılır hale gelir.

Türkçülük fikrinin içini ilk dolduranlar arasında Rus İmparatorluğu içindeki Türk bölgelerinden çıkan ve zaman içinde İstanbul’a göçen aydınlar öncü roller almışlardır. Bunlar arasında İsmail Gaspıralı, Bolşevik karakteri belirgin olsa da Sultan Galiyev, Zeki Velidi Togan öne çıkmış isimlerdendir. Ahmet Vefik Paşa'nın, Ali Suavi'nin, Ahmet Cevdet Paşa'nın ve Şemsettin Sami'nin Türkçülük alanında çalışmaları da bu yıllarda boy gösterir. Ahmet Vefik Paşa Ebulgazi Bahadır Han'ın "Şecere-i Türk" adlı eserini çevirmiş, Şemsettin Sami 1901'de "Kamus-i Türki" adlı eserini, Bursalı Tahir 1911'de "Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri" adlı eserini yazmış, Ahmet Cevdet Paşa, Necip Asım “Türk milleti” temalı önemli çalışmalar gerçekleştirmişlerdir. Cevdet Kudret çıkardığı İkdam gazetesinin altına "Türk gazetesidir" ibaresini yazdırmış, Türkçe tartışmalarına yer vermiştir. Bu dönemde Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık -İslamcılık - Türkçülük)’i, Türkçülük akımının ideolojisine yol veren ilk eserlerden birisi olarak kabul edilir. Mehmet Emin Yurdakul'un "Cenge Giderken" şiirinde dillendirdiği "Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur" sözleri Türkçülük akımının sloganı olmuştur.

Türkçülük düşüncesi, sadece Türkiye'de yaşayan­ları değil, dünyanın her yerindeki Türkleri kapsa­yan, "Bütün Türkçülük" fikrini canlandırmaya çalı­şan bir muhtevaya da sahip olmuştur.

Milliyetçilik hareketi Balkan Savaşları'ndan sonra dernekler ve yayın organları oluşturmak suretiyle siyasi bir nitelik te kazanır, teş­kilatlanmaya başlar. Rusya'dan kaçarak İstan­bul'a gelen Türk aydınların 1908 yılında kurduğu "Türk Derne­ği", Türkçülük akımının -ki artık buna hareket de diyebiliriz- merkezi olur. Bu derneğin yerini daha sonra Mehmet Emin Yurdakul'un başkanlığında Ahmet Hikmet, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet'in kurucuları arasında yer aldığı, aynı isimle dergi de çıkaran "Türk Yurdu Derneği" ortaya çıkarılır. 12 Mart 1912'de tıbbiyeli gençler bir araya gelerek "Türk Ocağı"nı kurarlar. Bu derneğin, yurdun birçok yerinde şubeleri açılır. Türk Ocakları, ortaya çıkarılan tarihi, tanıtılan coğrafyası, kültürü ve edebiyatıyla adeta bir “millet” yaratır; modern anlamda “Türk Milleti” kavramını bu dönemin gayretlerine bağlamak gerekir.

Kısa süre içinde "Halka Doğru", "Yeni Mecmua”, “Türk Sözü”, “Milli Tetebbular Mecmuası" gibi dergiler çıkar. Türkçülük-Milliyetçilik akımı Ömer Seyfettin ve Ali Canip tarafından çıkarılan "Genç Kalemler" dergisiyle milli bir edebiyat ve dil yaratma anlayışı ortaya atılır. Ziya Gökalp, Fuat Köprülü gibi ilim ve düşünce adamlarının çabalarıyla güçlenen ve yol bulan yazı dilinde Türkçe hareketi, "Refik Halit, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Halide Edip" gibi sanatçılarla yaygınlık kazanır.

Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin bilimsel metodolojisini kurar, sistematize eder ve milliyetçi anlayışı bizzat bilimsel nitelikte yorum yapabilme yeteneğine getirir. Gökalp ile Türk milliyetçiliği bilimsel bir nitelik ve dinamizm kazanırken, Türkiye de sosyoloji bilimi ile tanışmış olur.  Türkçülüğün bugüne erişmesini ve geleceğe de uzanmasını sağlayacak bu anlayış ve sistematiği teknik anlamda “Bilimsel Türk Milliyetçiliği” olarak da tanımlayabiliriz; Ziya Gökalp ile Türk milliyetçiliğinin romantik milliyetçilik niteliği bilimsel milliyetçilik niteliğine evrilir. Fuat Köprülü, Osman Turan, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Erol Güngör, Yılmaz Özakpınar ve bugün yaşayan bilim insanları, açılan bu yolda yürüyen ve yeni yeni ufuklar açan, tarihe geçmiş ve geçecek olan şahsiyetlerdir. Ve bu haliyle, yani bilimsel dayanakları, metodolojisi, felsefesi ve yorumları ile Türk Milliyetçiliği fikriyatı ve hareketi de hayat var oldukça gelişerek var olacak bir güç ve canlılık kazanmıştır.  

Bugüne değin yaşananları, hayata geçenleri bir süreç bütünlüğünde gözden geçirdiğimizde, Türkçülük–Türk Milliyetçiliği akımının bize göre dört temel hedefi olmuştur:

  • Türklük varlığını ortaya çıkarıp tanıtmak,  böylece bir “Türk Milleti” tanımı yapmak,
  • Modernleşmek,
  • Türk medeniyeti çağrısında bulunmak,
  • Tur’an.

Türkçülük akımı Osmanlının son dönemlerine doğru, I. Dünya Harbinde etkin gücün kaynağını oluşturmuş, İslamcı bazı aydınların da katkılarıyla Çanakkale ve İstiklal Savaşı’nı başaran, Cumhuriyeti kuran fikri ve teşkilatçı güç Türk Milliyetçiliği fikir hareketi olmuştur. Ziya Gökalp’in ölümüne değin Cumhuriyet’in fikri ve icracı gücünü oluşturan Türkçüler, bağımsız Anadolu toprakları üzerinde bir “Türk Milleti” varlığını yaratmayı da başarmışlardır.

1930lu yıllarda Türkiye için sahneyi Batıcılar alır. Muktedir devlet adamlarının mümeyyiz vasfı olan o “korkunç şüphe” bir kez daha işler; şüphe bütün değerlerin önüne geçer, muhaliflerin tümü sindirilirken Türk Ocakları da kapatılır, üniversitelerdekiler dahil dahil bütün aydınlar baskı altına alınır. 1933 üniversite reformu ile mevcut bilim insanlarının yarısı üniversitelerden atılırken, üniversiteler dışarıdan getirilen yabancı öğretim üyelerinin zihnniyetlerine terk edilir. Üniversitelerin felsefe kürsülerinde kurucu da olan  değerli Türk felsefecileri  İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç’ un başına gelenler bu yeni zihniyeti tanıtan en güzel örneklerden bir kaçıdır; İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü, yetişmiş Türk hocaların atılmasıyla ünlü pozitivist Hans Reichenbach'ın başkanlığında yeniden kurulmuş gibi gösterilmiştir.

1933’te kadim İstanbul Üniversitesi’nin “inkılaplar karşısında tarafsız kaldı” suçlamasıyla tasfiye edilip, Batıcılar tarafından doldurulmasıyla artık milli Türk Devletinin “Milli ve Türk” niteliği bitirilmiş, üniversitelerde, bürokraside, maliyete, yargıda tam bir Batı'ya dönüşme hareketi başlamıştır.

Batıcılık fikri akımı

Batıcılık fikri, toplumsal olarak ilerlemek ve modernleştirmek amacıyla Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan, özellikle dışarıyla ilişkili Osmanlı yurttaşları ve azınlık mensuplarından geniş destek gören fikir akımıdır. Batıcılara göre Osmanlı Devleti'nin en önemli so­runu Batılı olamamaktan kaynaklanmaktadır. Tek çıkar yol çağın fikir ve ihtiyaçlarına uygun uygar bir devlet ve millet haline gelmektir; bu da ancak her yönüyle Batılılaşmakla, yani Batılı fikir ve değerlerin alınması ve benimsenmesi ile olabilir. Batıcılar, Batı'nın felsefi, sosyal, siyasi, ekonomik ve hatta inanç fikirlerine uygun bir toplum ve devlet oluşturulması gereğine tam bir inançla sarılırlar. Tabii bunun için de Avrupa toplumlarına anlayış olarak da yaşam tarzı olarak da benzemek zaruriyeti vardır. Bu benzeşmeyi kusursuz yapabilmek için İslamiyet'in toplumsal yorumları terk edilmeli, ticarette de özel teşebbüs kuvvetle desteklenmelidir. Batılılaşma hare­ketinin öncüleri Jön Türkler'dir. Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret topyekün Batılılaşma fikrinin önemli düşünürleridir.

19.YY’ın başlarında sesler güçlenen Batıcı aydınlar, İstanbul’un işgali döneminde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Sahnenin Dışındakiler” romanında mükemmel şekilde tarif ettiği gibi, “hazır Batı gelmiş zaten…” anlayışıyla işbirlikçi rolünü üstlenmiş, Milli Mücadele’ye karışmayarak, azınlıklarla kültürel ve antropolojik bir entegrasyona girmiş, gücünü arttırmış, 1931’de Türk Ocakları’nın kapatılması ve 1933 üniversite reformu ile devlet zihniyetine tam olarak hakim olmuşlardır. Bu dönüşüm 1938’den sonra zirveye ulaşır. Batıcı aydınlar, 1960 darbesi sonrası sağlanan sosyal ortamda siyasi ve iktisadi değişimin ana dinamiği olan “küçük burjuvazi”ye dönüşürler. Bugün, siyasi zemin olarak CHP’de toplanan küçük burjuvazi, 19.YY’ın Batıcı fikir akımının bugüne evrilmiş halidir.

İslamcılık fikri akımı

İslamcılık düşüncesine göre toplumu bir arada tutan temel faktör dindir. Hangi milliyetten olursa olsun, bütün müslümanlar bir millet gibi dinin ortak zemininde toplanmalıdır; İslam Ümmeti.

“İslamcılık” fikri akımı, fikren çıkış kaynakları olarak Kur’anın varlık anlayışı ve eşitlik vurgularına atıf yapsa da, aslında siyasi bir harekettir. Ancak zaman içinde içi fikren dolmaya başlamış, san’at ve edebiyatta dikkati çekici gelişmelere kaynaklık oluşturmuş, Milli Mücadele’de manevi dolgunluğa katkılar sağlamış, tesirleri de nispeten bugüne değin uzanmıştır. Onun, Osmanlıcılığa göre daha fazla kabul görmesinde, fikri karakterinin Osmanlı coğrafyasındaki temel kaynaklara ve düşünce insanlarına dayanması etkili olmuştur. Yakın tarihlerde ortaya çıkan Cemaleddin Ergani ve Muhammed Abduh’un düşünceleri İslamcılar arasında etkili olamamıştır. Bu halleriyle yerel bir karakter taşıyan Osmanlı İslamcıların, Dünyada sağlanacak İslam Birliği hali ile Osmanlı Devleti’nin varlığını güçlendirmeyi ve korumayı amaçlayarak çaba göstermişlerdir.  

İslamcılar’ a göre Batı Osmanlı'ya nispetle çok ileridedir, ancak bunun sebebi İslam dini değildir. İslamiyet, bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Çöküşü engellemek için Ba­tı'nın bilim ve teknolojisi alınmalıdır, ancak Batı'nın ahlakı alınmamalıdır, onların ahlakının ve yaşantısının taklit edilmesi yanlıştır. Batının tekniği alınmalı, ama taklitçilik olmamalı­dır. Said Halim Paşa, Şemsettin Günaltay, Mehmet Akif Ersoy, Eşref Edip, Musa Kâzım Efendi’nin İslamcı­lık düşüncesinin önemli isimleri olduğu kabul edilir. İsimlere dikkat edilirse, yukarıda da değinildiği gibi bu akımın aslında 'İslam’ın büyük yükünü omuzunda taşıması itibariyle Türk eksenli' milli bir karaktere doğru uzanmaya çalıştığı da olmuştur. İslamcılık, sınırları ve neye atıflar yaptığı iyi  tanımlanmamış bir 'millilik' hali de taşır.  Nitekim İslamcılar gerek I. Dünya Harbi sırasındaki gayretlere gerek Milli Mücadele'ye ciddi katkılar sağlamışlardır.

1930’lar sonrası Cumhuriyet’indeki keskin dönüşüm Türkçüler kadar ve hatta daha fazla İslamcıları da  etkilemiştir. 1938 sonrası dönem de İslamcılar için ciddi bir baskı dönemine karşılık gelir. Gerçekten ciddi boyutlara ulaşan sıkıntılar nedeniyle kısmen yer altına çekilen gruplar, yavaş yavaş dış kaynaklı siyaset ve fikir akımlarından güç arar hale gelirler, böylece milli – yerel niteliklerini kaybederler.

1950 sonrası tekrar ortaya çıkan kısmi serbesti onların da iyice ortaya çıkmasına fırsat verir. Ancak ortada üç grup görülür; tarikatlar, cemaatler ve siyasi hareket çabaları. Siyasal İslamcılar bu dönemlerde dış kaynaklardan, özellikle Mısır kökenli, Hasan el-Benna ve sonrası Seyyid Kutub’un İhvan-ı Müslümin hareketinden belirleyici şekilde etkilenirler. Hatta bugünkü siyasal iradenin zemininde bu hareketin yerel motiflerle bezenmiş, ama milli karakter kazanamamış halinin var olduğu kabul edilir. Seyyid Kutbu' un fikirleri, Muhammed İkbal’ den alıntılarla yerli bazı yazar ve düşünürlerce yayılır, Milli Türk Talebe Birliği içinde örgütlenilir, zamanla siyasi hareketler de gelişir; “Milli Görüş” şemsiye tema halinde geliştirilir. İslamcılar, sosyal ve iktisadi olarak Kur’an a atıf yapan sosyalist bir karakteri üstlenmeye çalışırlar, kendilerinin İslamcı Sosyalist olarak tanımlanmalarının doğru olacağını kabul ederler. İran Devrimi de bu karakteri katılaştırır, hatta deyim yerinde ise zalimleştirir.

1960 – 2000’li yıllar arasında fikri olarak çok zengin bir ortam oluşturan İslamcılar, bütün yapabildiklerinin “mevcut siyasal iktidarın yapabildikleri” olduğunu gördüklerinde iki yöne doğru evrilmişlerdir: İslamcıların önemli bir kısmı “İslam Sosyalizmi” kavramından özeleştiri yaparak uzaklaşmış, “Peygamber müslümanın zengin olanını sever, zengin olalım ki hayırlar yapalım, iyi müslüman olalım” anlayışını yeni şiarları edinirler, iktidarın açtığı zenginlik ve ikbal yolunda hızla ilerlerler. Bugün, hala, iktidar nimetlerinden kaynak ve mevkii paylaşımı peşinde gezen, böylece fikren tefessüh eden, bir fikri akımı yaşamak ve geliştirmek durumundan çıkmış olan İslamcıları, Tanrılarının hesabı ile baş başa bırakmaktan başka söylenecek söz herhalde yoktur.

Diğer fikren ve gönül itibariyle aslına sadık grup ise küçücük bir azınlık halinde, hala “İslam Sosyalizmi”, “Ümmet birliği” anlayışlarını “Filistin Zulmü” gerilimi ile devam ettirmeye çabalamaktadırlar. Bu grubun artık fikren yeni ve adil bir dünya için umutlar vermesi mümkün görünmemektedir. Çünkü Hz. Osman ile başlayan kan ve göz yaşı, bugüne değin artarak uzanmış, İslam'ın iktidar olması da önlerindeki pek kötü örneğe dönüşmüştür.

İslamcıların topluma mesaj verme ve kabul görme yetenekleri, hem oluşan yeni hayatları; zenginlik, mevkii, mansıb halleri, hem iç çatışmaları (örneğin paralel problemler) hem de zaten bu fikriyatın sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda hiç bir bilimsel dayanağının ve metodolojisinin olmaması -yani hayatla kabili telif olmaması nedeniyle büyük ölçüde ortadan kalkmış görünmektedir. Şimdiki kudret, hem çözümsüzlüğün getirdiği göreceli bir güçten, hem de komprodor burjuvazi ve emperyalizmin alternatif iktidarı oluşturacak “Milliyetçilik”e olan korkusundan kaynaklanan 'mevcudu muhafaza etme isteği' nden güç almakta, hayat hakkı bulmaktadır.  

Cemaatleri bugün için İslamcı fikir akımları içine almamak gerekir. Çünkü onlar, cemaat merkezi bakışı nedeniyle daima yarar sağlayacak siyasi ve sosyal işbirlikleri kurmuşlardır.  cemaatlerin oluşturdukları sosyal yapılar, zaman zaman cemaat menfaati eksenli kurulan ilişkilerle cemaatlerin siyasi payanda rolü üstlenmelerini sağlamıştır. Cemaatlerin iyi insan yetiştirme, dolayısıyla geleceğin toplumunun teminatı olacak halkı oluşturma halleri de, cemaat ruhu ve özü itibariyle hayatla bağdaşamamaktadır. Nitekim, bugün,  Fetullah Gülen Hoca etrafında toplanan cemaatin durumu, bu görüşümüze en güçlü kanıttır.

Türk tarihinde ve sosyal gelişiminde oldukça önemli yeri olan, Yesevi yolundan yürüyen köklü tarikatların bu tarımdan uzak tutmak uygundur.

Osmanlıcılık fikri akımı

Osmanlıcılık, 19.YY’ın ikinci yarısında belirginleşen, o tarihlerde Sultan II. Abdülhamit tarafından devlet politikası olarak da uygulanan, “Osmanlı Birliği”ne dayanan görüştür. 18.YY’a değin, Osmanlı coğrafyasında değişik etnik ve dini gruplar rahat ve nisbi bir refah içinde yaşadılar, önemli olaylar çıkmadı, hukuk korundu, insanlar arasında huzur vardı. Üstelik değişik etnik ve dini grupların kendilerine özgü hasletleri bir sinerji, bir güçlülük de yaratıyordu. Ancak 19. YY’da isyanlar, ayrılıkçılık hareketleri Osmanlı’nın bu mütecanis gücünü zayıflattı, fakirleşmeye, güçsüzlüğe yol açtı. Bu gelişmeler, devletin geleceği için idareyi ciddi şekilde tedirgin etmekteydi. Ayrılıkçılıklara engel olunabileceği, birliğin korunabileceği umuduyla, Osmanlı coğrafyasında, değişik halklardan ve dinlerden bir ortak millet; “Osmanlı Milleti”, yani bir Osmanlı birliği tasarımı ile sorunların aşılabileceği düşünüldü. Osman­lı Devleti sınırları içinde yaşayan herkes ırk, din, dil ayrımı olmaksızın eşit kabul edilmeli; her kişi aynı haklara sahip olmalıydı. Bu anlayış, devletin yıkılmaktan kurtulması için şarttı.

Yukarıda anlatılan haliyle Osmanlıcılık devletin siyasi bütünlüğünü sürdürebilmesi için ortaya çıkarılmış, fikri ve ilmi değil, siyasi temelleri olan bir akımdır. Osmanlıcıların göremediği gerçek ise şuydu: Pratik hayatta Osmanlı coğrafyasında zaten bütün Müslümanlar eşitti, azınlıklar ise ufak tefek ek vergiler dışında vatandaşlık haklarından zaten yararlanıyordu. Bu nedenle, Osmanlıcılık fikri uzun süre etkisini sürdürememiş, II. Meşrutiyet'in ilk yıllarına kadar hissedilmesi de­vam etmiş, yaşanan dış olayların Osmanlı toplumuna ve özellikle azınlıkların davranışlarına olan etkileri ile anlamını kaybetmiştir. Balkan Savaşlarının kaybedilmesi, Balkanlardaki Türk olmayan azınlıkların bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle birlikte Arnavutluk isyanı, Araplar ve Kürtler arasında başlayan bazı milliyetçilik hareketleri, İmparatorluğun ana unsurunu oluşturan Türklerin Osmanlıcılık fikrine uzak durması “Osmanlıcılık” fikir akımının etkisiz kalmasına ne­den oldu. Bugünlere uzanan bir Osmanlıcılık akımından bahsetmek mümkün değildir.

Nereye doğru

Konu ettiğimiz dört fikir hareketi içinde, ortaya çıkış amaçlarının bugüne yansıyan sonuçları ve etkinliği itibariyle, en başarılı olanı kuşkusuz “Batıcılık” fikir akımıdır. Türkiye, gelişme ve nispeten de olsa bağımsız hareket edebilme çabası içinde olan yarı sömürge bir ülke durumundadır. Bu halini, hiç kuşkusuz “küçük burjuvazisinin gücü ve yaygınlığı” sağlamaktadır. Küçük burjuvazi, konumunu elde tutmak için bugün de var gücüyle mücadele etmektedir. 

Osmanlıcılık akımı, yukarıda da değinildiği gibi daha o yıllarda etkisini kaybetmiştir. Şimdilerde zaman zaman duyulan “Yeni Osmanlıcılık” tanımlarının içinde ne olduğunu ise onu ortaya sürenler bile bilememektedir.  Kaldı ki “Yeni Osmanlıcılık” gibi bir anlayışın ilgi göreceği coğrafya da bugün yoktur.

Yakın tarihlere kadar Türkiye coğrafyasında çok güçlü fikir, yayın ve siyaset ortamı yaratan İslamcılar, Türkiye’de son yıllardaki mevcut iktidarlar ile amaçlarını gerçekleştirme fırsatını yakalama imkanlarına sahip oldular. Ancak bugün ulaşılan hal her kesin gözü önünde ve takdirindedir. İslamcıların önemli kısmı devlet mevkii veya iş adamlığı, zenginlik hali ile uğraşırken, o çok zengin fikir hareketi de küllenmeye yüz tutmuştur. İktidarın neredeyse 15.yılında milli eğitim ve kültür politikalarının ürettiği nesillerin hali içler acısıdır. Bir çok eğitimci bilim insanı, gençlerin okullarda öğretim ve eğitim alması yerine okullara gitmemeleri durumunda daha insani, daha medeni olacaklarını öne sürmektedirler. Öte yandan, İslamcıların dönüşümü ve yaşanan iç gerilimler, çatışmalar genç nesilleri bırakın İslamcılıktan, İslam dininden soğutur hale gelmiştir.  İslamcılar, bundan sonra bir fikir hareketinin içini dolduracak dinamiklerini kaybetmiş durumdadırlar.

Türkiye dışındaki İslam ise tarihinin en kısır ve gayr-i insani dönemini yaşamaktadır. Türkiye dışı İslam dünyasında boy gösteren hakim anlayış Selefi İslam ya da Şia İslamı’dır. Her ikisi de bilime, san’ata, tefekküre kapalı, sadece siyasi çekişmelere yol verebilen, acı ve sefaletten beslenen, yine acı ve sefalete güç veren anlayışlardır. İslam Dünyası, bugün, bu iki anlayışın döktüğü kanda boğuşmakta ve bocalamaktadır. Bu iki siyasal İslami yorum nedeniyle nerede kan ve ızdırap varsa orada müslümanlar vardır. Doğal olarak, bu anlayışlar, Batı tarafından bazen kapalı bazen alenen desteklenmektedir. Her iki akımın bir medeniyet yaratma amacı da potansiyeli de yoktur. Türkiye içinde ve dışında kaynakları kuruyan ve ilk siyasi iktidar teşebbüsleri hüsran ile sonlanan İslamcılar için yolu sonuna gelinmiştir. Onların bir kısmı komprodor-işbirlikçi burjuvazi ve emperyalizme “Light İslam Modeli” ile aracılık etme yoluna girecek, bir kısmı içine kapanarak hayatla kabil-i telif olmayan küçük odacıklara dönüşerek zamanla silinip gidecek, bir ksımı ise “Türk Milliyetçiliği” saflarına katılarak kut’lu medeniyet yürüyüşünde yerlerini alacaklardır.

Daha önce de değinildiği şekilde, “Bilimsel Türk Milliyetçiliği Fikri”, bugün, bütün dünyaya sunulabilecek bir “Türk Medeniyeti” tasavvurunu geliştirebilecek tek potansiyel fikri hareket olarak ortadadır. Bilimsel Türk Milliyetçiliği” nin daha geniş kapsamda tartışılmasını bir başka yazının konusu etmekte yarar var. Ancak şurası muhakkak ki “Türk Milliyetçiliği” bir “Türk Felsefesi” yaratma zenginliğine sahiptir, böylece ortaya konulabilecek dünya görüşü, ahlak sistematiği, edebiyat ve her tür san’at alanında romantizm ve bu süreçte kurgulanacak ideoloji yeni bir medeniyet tasavvuruna imkan sağlayacaktır. Bu yolda yürüyüşün başladığı da açıktır.

Kısaca özetlersek, 19.YY’da Osmanlı coğrafyasında başlayan Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları artık yaratıcı dinamizmlerini ve bu itibarla etkilerini kaybetmişlerdir. Batıcılık hareketi başarı kazanmış, bugünkü Türkiye’yi ortaya çıkarmıştır. Ancak, artık, mevcudu devam ettirme muhafazakarlığına girmişler, üstlerine kapanmışlar, koruyucu bir refleks haline dönüşmüşler, yaratıcı dinamizmlerini kaybetmişlerdir. Onların bu halleri emperyalizm tarafından iyi görüldüğünden bir yandan “Light İslam Modeli” hayata sürülmüş bir yandan da Türkiye coğrafyası amansız bir etnik ateşin içine atılmıştır ve daha sonraları için mezhebi ayırım ateşinin içine de atılmaya çalışılmaktadır. İşte tam da bu noktada, tek yaratıcı güç olarak ortada görünen Türk Milliyetçilerinin çözmesi gereken en önemli sosyal sorunumuz “Milletler ve Halklar Meselesi” olmak durumundadır. Türk Milliyetçiliği eğer bir kültür milliyetçiliği ise “Milletler ve Halklar Meselesi”ne bilimsel çözümler bulmak ve kabul edilebilir felsefi tanımlamalar yapmak mecburiyetindedir. 

   

Bu kategorideki Makalelerden