Güncel Yazılar

Adını Azîz İstanbul’un şâiri Yahya Kemâl Beyatlı’nın “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazel” şiirindeki satırların mânâ süzgecinden süzülerek alan “Şehsüvâr-ı Cihângir Fâtihnâme”, Türk Milleti’nin engin târihine açılabilecek millî bir romantizm kapısıdır. Bu kapıyı açıp bize aralayan anahtar, değerli yazarımız ve Tarihçimiz Turgut Güler Beyefendi’nin mânâ yüklü lirik anlatımı ile kıymetli eserinde âdeta ruh kazanmıştır.

Kuru ve sıkıcı târih anlatan kitapların tam aksine edebiyât, bilhassa şiir ile ve çok cepheli millî kültür unsurları ile hâl-hamur eylenmiş olan bu kıymetli eserin zenginliğini, burada yazılabilecek bir kaç paragrafa sığdırmak elbette muhaldir. Amma velâkin bu yazının maksadı kutlu Fethe bir değil, birçok bakış ile bakmayı sağlamaktır. Başarabilirsek ne mutlu diyerek adı “Azîz İstanbul” un fethinin fevkinden sırlanarak Şehsüvâr-ı Cihângir sûretinde karşımızda duran bu değerli eseri kutlu fethe ve de fethin mânevi mihmandârlarına hürmeten buyurun birlikte ziyaret edelim.

Sultan Mehmet, Edirne’de, şimdiki mevkii ile Selimiye Camii’nin yerinde olan Eski Saray’da dünyaya gelmiş, Edirne’de yetişmiştir. Değerli yazarımız, Sultan Mehmed’e ev sâhipliği yapmış olan azîz Edirne’yi anlatmadan geçmek olmaz dercesine bizlere Edirne’nin köprülerini, bu köprülerin inceliklerini, ellerinden çıktığı ustaları, üzerinden geçen akıncıları, kitâbelerine şiirler yakıştıran şâirleri, eski ve yeni sarayı, meşhur zevâtın türbe ve mezarlarını, şehrin yaşamış olduğu felaket ve işgalleri yanında Türk’ün suya adanmış hayâtının bir yansıması olan çeşme ve sebilleri, câmi, han, hamam ve kervansarayları su gibi aziz olmayı murâd eden Türk insanına “Şehrin Fevkinde muazzez Edirne” bölümünde âdeta altın bir tepsi içersinde sunmaktadır. Bizi bize anlatmaktadır.

Yazarımızın bizim olanı âdeta en kenarda kalmış detayına kadar bizlere aktarma inceliğini, başlıklar altında toplanmış müteakip bölümlerde de görmekteyiz. Bu şekilde, konuların ilgili başlıklar altında olması, bilgilerin okuyucu tarafından tekrar ziyaret edilmesi gerektiğinde adrese varmayı oldukça kolaylaştırmakta ve rahat bir okuyuş sunmaktadır. Böylece okuyucu, günümüzde var olan eserlerin geçmiş ile olan alâkasını kurabilecek, kendisini bu anlamada uygun bir yere koyabilecektir.

“Fâtihnâme” okuyucusuna geçmişin günümüzdeki kültür uzantılarını sunmakla, kendini târih portresinde bulup uygun bir yere yerleştirme ve kökleri vasıtasıyla kendisini tanıma imkânı sağlamaktadır.

Kültüre dâir eserlerin zikredilmesini müteakip bölümlerde; Şehzade Mehmed’in dâhiyâne zekâ yapısı ile öğrenme çabukluğu, yetişmesine verilen önem, hocalarının tedârik edilmesi, en mühim Osmanlı Sancak merkezlerinden biri olan Manisa ili anlatılırken de karşımıza çıkmakta ve bize muhteşem bir Türk Kültürü geçidi sunmaktadır. Manisa’nın anlatıldığı bölüm, Menderes havzasına ilk yerleşen insanlardan tutun, Büyük İskender’e teslim oluşu, Doğu Roma’nın eline geçişi ve Malazgirt Zaferini müteakip Türk akıncıları ve beylikleri tarafından fethine, Türk Beyliklerine ve nihayet Manisa’nın Şehzade Mehmed ile tanışmasına sahne olur ve elbette bizleri Selçuklu ve Osmanlı dönemi Türk eserleri; cami, köprü, hamam, çeşmeler gibi kültür mirâsımız ile hem hâl eyler.

Müteakip bölüm, Fethe hazırlık bölümünü okumayı tamamladığınızda aklınızda iki önemli noktanın feverân etmekte olduğunu görüyorsunuz. Bu da günümüzde bilgisizlikliğin hat safhaya ulaştığı bir üst perdeden “Biz Osmanlıyız!” diye sloganlar atan zevâta Osmanlı’nın bir Türk Devleti olduğunu çok güzel, âdeta resimleyerek anlatmaktadır “Fâtihnâme”. Tek sorun bu zevâtın okuması ve anlaması yolundaki gayret eksikliğidir. İkinci nokta da günümüzde Kutlu Fethe dâir yapılan kutlama programlarını düzenleyen gerek siyâsî gerek kültürel yapının ne kadar cılız ve Fethi anlamaktan ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.

Fetih kutlamaları Sultan kıyafetleri giyip, mehterân eşliğinde bir konuşma yapıp tek güne sığdırılarak sınırlı kalmamalı. Bir Kutlu Fetih programı, Türk’ün Târihine damga vuran en önemli fetihlerinden biri, her yaştan insanı dâhil ederek yapılabilir. Örneğin Sultan Mehmedîn doğduğu Edirne, Şehzâdelik döneminde eğitim aldığı Manisa ilinde ve Fethin merkezi İstanbul’daki her yaştan ve her kesimden insanı içine alabilecek çalışmalar ile okullar ya da halk evleri vasıtası ile kutlanabilir ve bu programlar diğer illerdeki okullar ile paylaşılabilir ve tüm yurt dâhilinde kutlanabilir. Okullarda fethe dâir resim, şiir, afiş, kompozisyon yarışmaları düzenlenebilir, hafta boyunca halk dahî konu ile ilgili aydınlatılabilir, tiyatrolar oynanabilir. Belki o zaman Edirne halkı ve Edirne’yi ziyaret eden ziyaretçiler Edirne’nin girişine yapılmış olan ufak tefek bir at üzerindeki Fâtih Sultan Mehmed heykelinin fetih ruhunu yansıtmaktan ne kadar uzak olduğunu farkedebilir ve o heykel daha uygun bi başkası ile değiştirilebilir.

Mesele, Kutlu Fethin anlaşılamamış olması ve kutlandığına dâir yapılanların da “Olmuyor! Bu bir Fetih kutlaması değil!” diye kulaklarımıza tazyik yapıyor olmasıdır. “Fâtihnâme” bu anlamda öğretmenlere, öğrencilere, yazarlara, müzisyenelere, görsel sanatlarla uğraşan san’atçılara ve aklınıza gelebilecek her alanda Türk insanına ilham verecek muhteşem bir kaynaktır. Bugün bir acı gerçek de Osmanlı torunu olduğunu söyleyip, Türk olduğunu söyleme gereği duymayan ve söyleyemeyen kimlik bunalımı kapanına sıkışmış zevâttır. Fâtihnâme bu anlamda kimlik kagaşası yaşayan insanlara bir vakfiye görevi görecektir. Ve yine “Fâtihnâme” Fethin mânâsının Fethi kutlama programları düzenleyen makam ve söz sahiplerinin imdâdına yetişecek bir eser olarak duruyor karşımızda. Çünkü “Fatihnâme” nin her kesimden insana anlatacak bir şeyleri var.

Eseri okurken nazar-ı dikkatleri üzerine çeken en mühim noktalardan birisi de “Türk” kelimesinin her dönemde Türk imzalı eserler ile Türk ruhunun hayrırhahlığa verdiği önem ile pek sık olarak karşımıza çıkmasıdır. Bu durum kitabı okurken gözü ve gönlü yıkama vazifesi görmektedir. Öyle ki Türk oğlu “Ebul Hayrat” ünvânını fazlasıyla hak eden Sutan İkinci Murâd, Arapça ve Farsça’dan bir çok eserin Türkçeye çevrilmesinde hummalı bir tercüme faaliyetine bizzat istikâmet vermiştir. Bu anlamda Sultan İkinci Murâd, Kaşgarlı Mahmud’dan Ömer Seyfettin’e değin uzanan Türkçe sevdalıları kervanında haklı yerini almıştır. İşte böylesine Türkçe sevdâlısı bir Sultân’ın Vefâtı da ancak Türk atalarından örneklemelerle anlatılır; “Sultan Mehmet Hân’ın emriyle o gün sabahtan geç vakitlere kadar şehrin ve Saray’ın bütün mutfakları harıl harıl çalıştı, sayıya gelmeyecek miktarda muazzam ötesi bir kalabalığa yemekler yedirildi. Dedem Korkut’un dediği gibi, “dağ gibi et yığıldı, kazanlar dolusu süt sağıldı. Sultan Mehmed Hân bununla da yetinmedi, dâîleri ve hudemâsı mârifetiyle, bol bol sadaka dağıttı.”

Eserde verilen bu anlamlı örnek Dedem Korkut’tan Sultan Murad-ı Sâni’ye, ve Sultan Mehmed’e uzanan bir Türk orkestranın muhteşem uyumu olarak karşımıza çıkıyor. İş odur ki bunu gören gözlere ve duyan kalplere (Türk eğitimcilerden-Türk öğrencilerine) Türk ruhu ve orkestrası ile aktarabilmektir, tıpkı bu satırlarda olduğu gibi.

Türk’ün Ata’sına bağlılığına ince bir gönderme yapan Fetih öncesi Osman Gâzi’nin Sultan Mehmed tarafından ziyaret edilmesi ve Akşemseddin’in Osman Gâzî’nin sandukası başında velî meşreb lîsânı ile fısıldadığı;

“Şeyh Edebâlî, kendi göğsünden çıkan hilâlle Osman Gâzî’nin göüsünden çıkan hilâli, kızı ile Kayı Beyi’nin izdivâcına hüccet bildi ve bu evlilikten yürüyecek Osman neslinin, o ulu çınarın gölgesine sığan kıt’alarca geniş arâzi üzerinde bir Cihân Devleti tesis edeceğini bildirdi. Zümrüt nehrin de Karadeniz’i Marmara’ya bağlayan Boğaz olduğunu, onun üstünde parlayan yâkût yüzüğün İstanbul şehrini temsil ettiğini söyledi. Yine Şeyh Edebâlî, o yâkût yüzüğü, Osman’ın zürriyetinden bir civân-baht hükümdârın fethedip parmağına geçireceğini müjdeli bir edâ ile anlattı. Hünkâr’ım, dem Şeyh’in ferâsetine dâhil olan o demdir. Dem, Osman Gâzî Hazretleri’in, kendi soyundan bir cihân Şâh’ın parmağına yâkût yüzük takacağı demdir. O yüzük sizin mübârek parmağınıza nâzırdır. Her vakti bir bilmemelidir. Bu vakit, her vakitten ayrıca bir vakittir. Bahtınız açık, bileğiniz kâvî, gönlünüz Edebâlî niyetiyle memlû, Allah’ın inâyeti sizinle olsun.” dedi ve sözlerini İsrâ Sûresi 80. âyeti ile tamamladı; “Ve şöyle niyâz et: “Rabb’im! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana, tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” Ne bu yer sıradan bir yerdi, ne de bu inci tanesi sözler sıradan sözler idi... “Fâtihnâme” mânâ denizlerinin coşkusu ile kulaklarımıza, kalplerimize ve ruhumuza hitâbetmektedir.

Ve eseri okudukça İstanbul’un Fethi’nin mânâsının sadece 1453’ten, dökülen toplardan-elbette Fâtih’in askerî dehâsı inkâr edilemez-, sadece azimden ibâret olmadığını görüyoruz. Nitekim Akşemseddin’in Anadolu’yu Türk’e Vatan kılan gönül erlerinden olan Hacı Bayram Velî Hazretleri ile karşılaşmaları ve de Şehzâde Mehmet daha küçük yaşlarda iken Edirne’de Sultan Murâd-ı Sânî’yi ziyaretleri esnasında; “Mehemmed, sen İstanbul’u Akşeyhle alacaksın” diye telkinlerde bulunması da bir mesaj olarak değerlendirilmelidir. Koca Fâtihin hocalarından olan Akşemseddin’in eserler kaleme aldığı ve eserlerinde akıl ve dimağla gönül vâdilerinin aynı hedefte buluştuğunu ifâde etmesi yanında bir “tabîb-i ebdân-anatomi mütehassısı” olarak mikrobu ilk keşfeden kişi olduğunu da hatırlamakta fayda vardır.

Şeyh Edebâlı’nın tâbir ettiği Osman Gâzî’nin rüyasındaki o “yâkût yüzük” için önceleri Yıldırım Beyazıd Hân ve sonrasında nice seferler yapılmış olsa da İstanbul’un Fethi fikri Türk’ün gönül defterinde çok daha öncelerine gider. “Fâtihnâme” yi okuyunca İstanbul’un Fethi’i fikrinin 1453’ten çok öncelere uzandığını görüyoruz. 1040 yılında Tuğrul ve Çağrı Bey kumandasındaki Selçuklu birliklerinin Bizans’a karşı kazandıkları zaferi müteakip daha çok geçmeden Erzurum yakınlarında Pasinler (Hasankale) Ovası’nda Kutalmış ve İbrahim Yinal Bey’lerin kumandasındaki Türk birlikleri yine Bizans’ı hezimete uğratarak hem Selçuklu Sultan’ına îtibar kazandırıyor ama bir o kadar da İstanbul’un ileride bir Türk Sultan’ı tarafından Fethine dâir temel taşlar da atılmış oluyordu. Nitekim Malazgirt Zaferi ile Anadolu kapıları Türklere ardına kadar açılmakla kalmıyor ayrıca 1453 senesine kadar girişilen gazâ ve seferler Türk’ü her seferinde gönlüne yerleştirmiş olduğu “Kızılelma”sına yani “İstanbul” a adım adım yaklaştırmaktadır. Nitekim Türkler’in daha önceden İslâmiyete geçmiş olması dolayısıyla bir yardımcı faktör de Fetih müjdesi olan bir Peygamberleri vardır.

Fâtihnâme geçmişe ait sıradan bir târih kitabı değildir. Türk gelenek ve göreneklerine göre eskiden uygulanagelen âdetlerimizi de görürsünüz bu okuma esnasında. Sultan Murâd-Sâni’nin oğlu dünyaya geldiğinde beşik alayının Valide Sultan tarafından en ince detayına kadar planlanmasını, beş yaşına gelince adına terkib edilen ve müslüman Türk’ün unutulmaz anlarından biri olan “âmin alayı” ve Bed-i Besmele merasimini tüm ihtişamı ile seyre dalarsınız. Bugün bu Türk âdetlerinden günümüze ne kalmıştır sorusu ile zihinlerimizi tâzeleyebiliriz.

Eğitim açısından baktığımızda, özellikle Milli Eğitim Sistemi’nin hazırlayıp sunduğu “Târih” ve “Târih Eğitimi” kitapları çocuklarımıza sadece savaş dökümleri sunup, sebep - sonuç - düşünce tezini kısır bırakıp, dönemler arası farklı ülkelerin yaşadıkları olaylar ile ilişkilendirmeyi ve düşünmeyi teşvik etmeyen kuru bilgi yığınları sunmayı tercih eder. Böylece bir Anglo Francan ekolü usulü Târih yazıcılığı çıkıyor karşımıza. “Fâtihnâme” yi okuyunca Anglo Francan ekolü’nün Türk milleti için ne kadar yetersiz kaldığını görüyoruz. Meselâ “The Turkish Empire” adlı eserinde Hammer; “İşte nihâyet yedi isimli, yedi tepeli, yedi kuleli, yedinci Paleolog’dan alınan şehir, yedinci Osmanlı Sultanı eliyle düştü” diyerek İstanbul’un fethini bildirir ammâ, Türkler tarafından yedinci kez kuşatıldığında alınmış olmasına değinmez. Oysa bu ayrıntı gibi görünen kısım biz Türkler için Fethi anlama yolunda, İstanbul’un Fethine giden yolları geçmeden, Yıldırım Beyazıt Hân’ın kuşatmalarını bilmeden, neden alınamamış olduğuna dâir fikir sahibi olmadan bir fetih sonucuna varmada eksik kalır. Ve yine küçük bir ayrıntı; İstanbul’a yedi isimli diyen Hammer’a karşın bizim Evliya Çelebi’mizde 26 farklı ismine dâir bilgilere rastlanmaktadır. O sebeple “histiography”, Târih yazıcılığı milli kalemlerce yapılması hayatî bir unsurdur diyebiliriz. Yoksa hep bir tarafımız eksik kalır.

Hazır eğitimden bahsetmişken şunu da not edelim: Yazarımızın ifade etmiş olduğu, İstanbul’un Fethinden 900 sene evvel Kök Türk Devleti’ne bir heyet gönderen Bizans’a, onların vermiş olduğu cevapta “Roma’ya da geleceğiz” mesajı Bizans heyeti içinde Zemarkhos adında eli kalem tutan münevver bir diplomat tarafından “hâtıralar” olarak kaleme alınmıştır. İçinde Türkleri ilgilendiren paragrafları muhtevâ etmesi bakımından “Zemarkhos’un Hâtıraları”, Türk Târihindeki devamlılık fikri açısından Târih alanında araştırma yapan gençlerimize, geçmişi aydınlatıp geleceğe dâir ışık tutması açısından bir ilham ve çalışma sahası oluşturabilir.

Yukarıda sayılan sebeplerden dolayı “Şehsüvâr-ı Cihângir Fâtihnâme” yi başlı başına bir târih kitabı olarak tanımlamamız yazarımıza ve esere haksızlık olacaktır. Zîrâ Târih bir “Res gestea; geçmiş, olmuş, bitmiş” ten ibârettir. “Res Gestea - Târih” kelimesi yerine “Histiography - Târihin yazılımı” terimi daha doğru olacaktır. Çünki yazarımızın eseri bir kültür içerisinde, “Türk Kültürü” ve bu kültüre insanların katkıları ile sunulmuş ve kaynaklarla desteklenmiştir. Kitap’ta kullanılan kaynaklara baktığımızda “secondary source” dediğimiz ikinci el yâni yerli ve yabancı olmak üzere diğer târihçilerin, örneğin; Bizanslı Târihçi Chalkondyles, Yazıcıoğlu Mehmed (Muhammediye), Yazıcığolu Ali (Selçuknâme), Hammer, Schlumberger gibi kaynaklara ek olarak, “primary source” yani ilk elden, doğrudan kaynakların kullanıldığını da görürüz. Bunlara en güzel örnekler çeşme, kitâbe, mezar taşı gibi târihi delillerin ya da dönemin yazar veya şairlerinin satırlarını doğrudan alıp bize aktarması örnek olarak verilebilir. Meselâ “Şehrin Fevkinde, Muazzez Edirne” bölümünde Edirne’nin kıdemi en yüksek köprülerinden olan Bizans döneminden kalma Gâzi Mihâl Köprüsü’nün Türk usta ve işçileriyle ve san’at incelikleri ilâvesi ile Kemankeş Mustafa Paşa tarafından 1640 yılında elden geçirtilmiş, kendi malından yüz kese altın sarf ederek yenilenmiştir. Bugün bu kıymetli târihi bilgiyi Şeyhülislam Yahya’nın köprü üzerine yapılan kitâbe köşkünde bulmaktayız.

“İşidüp Cisr-i Mihâle kesr ü noksân erdiğin
Kesrini harc eyleyüp noksânın itmâm eyledi
Oldu bu cisr-i sevâb-encâma târih tamâm
Mustafa Paşa bu âli cisr-i itmâm eyledi”
(1050 / 1640-1641)

Bu anlamda “Fâtihnâme geçmişi yazıp geçmişte kalan bir kitap değildir. Geçmişe bakıp sadece günümüz için yazılmış bir “opportunist, politik, populist” bakış açısı taşıyan bir kitap hiç değildir, çünkü Milli bir lirizm ile âdetâ Türk Milleti ile yazılmış izlenimi bırakır hâfızamızda. “Fâtihnâme geçmişi günümüz ile hem-hâl eyleyen ve geleceğe yazılmış bir eserdir. Fâtihnâme’nin satırlarının arasında lirik bir millî bir ruh vardır, aydınlatıcıdır. Bir eğitmci olarak gördüklerim; Fâtihnâme sağladığı zenginlikleri ile eğitici, öğretici, ders verici ve ilhâm edici özelliklerini başından sonuna kadar satırlarında barındırmaktadır. Bir eğitimci olarak görebildiğim bu noktalar el verir ki farklı okumalarla çeşitli fikirlere de ev sâhipliği yapabilir.

Koca Fâtihin fetih öncesi kendisinden önce İstanbul’u kuşatmış olan serdarları, hükümdârları ve kuşatmaları gözden geçirip masaya yatırması ve seferlerin başarısız olma sebeplerini analiz edip, o noktalarda eksiğini kapatması davranışı da bugün hem gençlerimizin, hem eğitimcilerimizin, hem anne-babaların hem de siyasîlerin, hülâsâ bütün Türklerin yöntem ve çalışma teknikleri geliştirme alanında kendi geçmişinden ve büyüklerinden alacağı bir haklı örnek olarak karşımızda parlayıp durmaktadır. Elbette daha önceki İstanbul muhasaralarında top kullanılmıştı. İşte muhasaranın hummalı hesapları, kitapları Edirne Sarayı’nda Sultan Mehmet Hân’ın zihninde atlar koşturuyordu âdeta. Nihâyet topları dökecek topçular bulundu, gülleler bizzat Sultan Mehmed tarafından özel olarak Karadeniz’den getirilen siyah bir taş ve barut karışımı ile yapıldı. İşte Sultan Mehmed’in şehzâde iken almış olduğu topçuluk eğitimini hayata geçirmenin demi şimdi gelmişti. İlk denemler çok başarılı idi; artık topun ucunda gülle değil, Türk’ün Kızılelma’sı İstanbul vardı.

İstanbul’suz bir Fâtih Sultan Mehmed yine var olur ve bir çok başarıya imza atardı, lâkin Fâtih’siz İstanbul nice olurdu?

“Fecr-i Hücûm içindeki tekbir aşkına” bölümü ile muhasaraya hazırlık, topların ve güllelerin hazırlanıp denenmesi ve Edirne’den İstanbul’a Sultan Mehmed Hân başbuğluğunda 12 kantar ağırlığındaki gülleler ( bir kantar 56.5 kg.) ve şâhi toplar ile yola revân olması yine muhteşem bir lirizm ve Türk kalemi ile anlatılmaktadır. Batılı Târihçiler Fetih konusuna gölge düşürmekte geç kalmazlar. Koca Fâtih’i hafife alırcasına ve haksızca yorumlar gönderek, İstanbul’un Fethi’ni “Kerko Porta” masalı ile şâd eden bazı Batılı kaynaklara göre, güya Fetih açık unutulan bir kapıdan Türklerin girmesi ile kolayca olmuşmuştur. Bu hikâyeye binâen şimdi bizler belki de oturup bu âcîz mizaç ehlini seyredeceğimize, bir Milli Kültür Heyeti oluşturup şu an İngiltere’de Fort Nelson Müzesi’nde sergilenmekte olan, ta 1924 yılında tam da Kurtuluş Savaşımızdan yeni yeni çıktığımız senelerde alınıp götürülen “Şâh-î Top” umuza dâir İngilizlere bir iâde-i ziyarette bulunup, bize ait olan Şah-i Top’un ve de belki de Fâtih’in gül koklayan meşhur portresi ile birlikte geri alınması girişimlerini de başlatmalıyız.

Muhteşem bir fetih anlatımı içeren eser Feth-i Mübîn’in tahlili ile devam etmektedir. Ancak yazımızın hacmini aşacağı için bir başka yazımızda Kutlu Fethin tahlili ile sonrasına değinmek yerinde olacaktır.

İstanbul’un fethi akabinde gökyüzünden boşalan yağmura “rahmet” olarak bakan Türk Müslüman inancının aksine, Bizanslılar’dan uğursuzluk sadâları yükselmesi bugün dahi Türk’ün Avrupa’daki yerini göstermesi açısından pek manidârdır. Kutlu Fetih Türk’ün şânı, bilek ve yürek gücü ile kazandığı büyük bir zaferidir.

Heeeey! Koca topçu! Fethimiz mübarek ola, bâki ola!

"Gürlemiş Topkapı’dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı nâmıyla “Büyük Top” denilen ejderha!”
(Yahyâ Kemâl)

“Fâtihnâme” okuması ile âdetâ Koca Fâtih’in yanıbaşında ve şanlı hâtırası önünde eğilerek, muhterem yazarı Turgut Güler Bey’in, O Peygamber müjdeli kumandan Koca Fâtih Sultan Mehmed’e ve Fethe dâir kaleme almış olduğu Şehsüvâr-ı Cihângir adlı sıradışı eseri ile buluşmuş olmanın ayrıcalığı ve mutluluğunu yaşıyorum. Târih ve kültür zenginliklerimizi bizimle hâl-hamur eden eseri için müteşekkürâne duygular ile kaleme almış olduğum bu nâçizâne yazıyı kitabı okumayanlara da iletmeyi, târihimize millî bir pencereden bakmanın gerekliliğine inandığım için bir vazîfe bildim.

Ulubatlı Hasan kale burçlarına Türk sancağını diktiğinde, Sultan Mehmet şükür secdesine kapanır. İşte yiğit Türk askeri, işte Kutlu Fetih! Fethimiz mübârek olsun, dâim olsun!

“Vur Pençe-i Âlî'deki şemşîr aşkına Gülbang-i âsmâni tutan pîr aşkına
Ey leşker-i müfettihü'l-ebvâb vur bugün Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına
Düşsün çelengi Rûm'un, eğilsün ser-i Firenk Vur Türk'ü gönderen yed-i takdîr aşkına,
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına”.

Yazımızı değerli Târihçimiz Turgut Güler Bey’in eserinin son satırlarındaki hasbî temenni ve duası ile noktalıyor;

“O büyük insana ve şanlı Hükümdâr’a, ganî rahmet diliyor, ülküsüne, icraatına, cesâretine, dimağına, aklına, hâfızasına, icâd kaabiliyetine ve daha söze, kaleme sığmayan cümle vasfına, hasledine lâyık ahfâd olmayı” murâd ediyoruz.

KAYNAKLAR

Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme- Turgut Güler - Ötüken Neşriyât-İstanbul-Kasım 2015.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe bölümü online yayınlar- Prof. Dr. Ahmet İnam

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18676083