1 Ekim 2022

Sultân olmak, illâ tâc giyip hüküm-fermâ bilinmek değildir. Gönül tahtının sâkinlerine de sultan diyenler var. XVI. yüzyıl şâirlerinden Kuloğlu:

                        “Gönül tahtında sultânım,
                        Kul olmaya geldim sana…”

derken, onunla aynı zaman dilimini paylaşan Öksüz Dede:

                        “Ben kulumu öldürürüm demişsin,
                        Bana bu ihsânı tez eyle bâri”

diye yelken indirme seansına başlıyor.

Bu, kul-sultan yakıştırması, her ne kadar sevginin, aşkın tezâhürü şeklinde ortaya çıkıyorsa da, bâzen iş tehlikeli sınır uçlarına taşınıyor. Kula tapınma edâlarının cilâlanıp piyasaya sürüldüğü nice ağırlıksız söz ve müzik tınlamaları, hakikî aşkı, ortaya çıkmaktan utanır hâle getirdi.

“Taptığım kadın” veyâ tersi “taptığım erkek” klişeleri, başta âile mefhûmu olmak üzere, cemiyet şirâzesinin bütün sağlam kısımlarını paramparça ediyor.

Âşık Veysel’in:

                        “İrakipler geldi girdi araya,
                        Korkarım yâr benden yoz olur gider”

diye iç geçirmesinden, gönül gözünün ne kadar iyi gördüğünü anlıyoruz. 17. asır saz şâiri Gevherî:

                        Yâri gördüm rakîblerle salınır

tarzında rapor tanzîm edip Veysel’e selâm gönderiyor, ilhâm veriyor.

Hem Gevherî’de, hem de Veysel’de insânî sâhada bir rekâbet zemîni arayışı seziliyor. Ne var ki, zamâne elinde ve dilinde, bunun sınırı, kabara kabara – hâşâ – insana ulûhiyet yükleme şekline dönüştü.

Câhil cesâretinin pohpohlayıp körüklediği arabesk cereyânlar, her türlü örf ve akîde mâlûmâtını yük farz edip sırtlarından atınca, ortaya bu korkutucu manzara çıktı.

Artık Türkiye’nin bağrına saplanmış bir yeni kültürsüzlük kültürü bulunmaktadır. Kendi şart ve hadlerini kendisi koyan, başlı başına sektör hâline gelen çok girift bir heyûlâ ile karşı karşıyayız.

Hiçbir alt yapısı olmayan, okuma-yazma dahî bilmeyen aktör ve aktrislerle oynanan bu arabesk oyunu, çok şanlı ve pek seviyeli bir mâzîsi olan Türk insanına hiç yakışmıyor.

“Kapıyı hafif aralarsan, sonuna kadar açılır” diyen tecrübe ehli, ne kadar haklı imiş. Bir zamanlar, devlet televizyonu ve radyosu, anılan tarzdaki vehim tınlamalarına aslâ ekran ve mikrofon açmıyordu. Sonra ne olduysa, bu zincirden halkalar eksilmeye başladı. Bir, iki, üç derken, ortada zincirden eser kalmadı.

Ne kadar yanlış, ne kadar vahîm iş varsa, icraat kervânına katıldı. Halka inmek diye bir yaldızlı kılıf da hazır edildi ve vıcık vıcık bir çamurun içine çekildik.

Ateistin bile birtakım ritüelleri varken, arabesk ve varoş akımı mensuplarının, herhangi bir teolojik vasfı bulunmuyor. Kendilerinde bulunduğunu iddia ettikleri inançla, uzaktan-yakından alâkaları kalmamış. Başta târîhî mîrâsımız olmak üzere, bizi biz yapan bütün sıfat, vasıf ve etiketlerimiz, yabancı diyârlarda bile, bu kenar mahallelerden daha fazla hatırlanıyor.

Ağlamak, insânî bir hâl. Bakmayın, falan, filân ağlamaz diye atıp tutanlara. Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, herkes bal gibi ağlar.

Ağlanacak o kadar çok fotoğrafımız var ki, hangisini alıp gözüne yaklaştırsan, üstüne yaş damlaları düşmeye başlıyor.

Âşık Ali İzzet Özkan, gözünün yaşını dökünce neler olacağını şöyle hayâl etmiş:

                        “Sesin duyan deniz coşar, bulanır,
                        Yüzün gören dağlar yanar, küllenir, 
                        Deryân mı çoğalır, neren bollanır?
                        Şu gözümün yaşın yere dökünce…”

Âşık’ın sitemine bakılınca, ağlama bir cezâlandırma biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bunu ne cezâ, ne de mükâfât diye görmemek gerekir. Sebep veyâ netîce denilebilir, ama ilerisine hakkımız yok.

Ali İzzet’in bu eşk-i firâvân tahkîkâtı yanında, Âşık Veysel de ilâhî takdîri kendince mütalâa ediyor:

                        “Kâinâtı sen yarattın,
                        Her şeyi yoktan vâr ettin,
                        Beni çıplak dışar’attın,
                        Cömertliğin nerde senin?”

Son mısrâdaki soru, cevâbını önceki bölümde gâyet net ve doyurucu biçimde alıyor. Lâkin Veysel kâbındaki gönül dokumacısı,  tecâhül-i ârifâne takılmaktan da geri kalmıyor.

Bütün bu şâirâne bakış açıları ve renk yakalayışları; gözyaşından kahkahaya, insanlığın romanından sahneler veriyor. En çok da, ibret tabelâsına dikkat çekiyor. Adâletsizlik, zulüm, felâket, düşman emellerinin tahakkuku gibi, ibrete kargo gönderen hâdiseler, şiirin ve şâirin gıdâsını temin ediyor. Kifâf-ı nefsten obur iştâhına uzanan yol, burada başlıyor…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: