Güncel Yazılar

Osmanlı Cihân Devleti hakkında, adından başlanarak, müessesselerinin de isimlerine ve mâhiyetlerine dikkat edilmeksizin yazılanların ortaya koyduğu, 'Osmanlı' olmaktan çok, 'Osmanlı karikatürü'dür dersek, mübâlağa etmiş olmayız sanırım.

Politikacılarımız, okumuşlarımız, pek çok kimse, Osmanlı Devlet-i Aliyyesinde, Feodal düzen olduğu vehmindedir; birkaç köye sâhip olmayı da Feodal derebeylik sanmaktadır. Batı'nın kültür istilâsı, zihinlerimizi o hâle getirmiş ki, bütün ictimâî müessesselere Batı gözlüğü ile bakmayı çok tabiî bir olay sayıyor, sorgulamayı akledemiyoruz. Bu konuda, çoğumuzun şuûr(bilinç) durumu, birinci küfedeki adam veya henüz yerden kaldırılmamış, birinci küfeye bile konmamış olan kendinden geçmişin durumunu andırıyor.

Önce şu vâkı‘ayı hatırlayalım: Dünyâ kurulduğunda, bütün kavimlerin temsîlcileri -meselâ Birleşmiş Milletler gibi bir teşkîlâtta- bir araya gelip, 'bütün topluluklar, sırayla şu, şu merhalelerden geçeceklerdir' diye bir karâra varmadılar. Bir topluluğun, başka bir topluluğun geçtiği merhaleleri kat‘etmek mecbûriyeti yoktur. Öyle de olmamıştır; her topluluk, kendi şartları içinde yoğurulup biçimlenmiştir.

Feodalite, Avrupa'da hâkim olan bir düzendi. Bir bölgenin hâkimi, etrâfı, su ile dolu bir hendekle çevrili olan şatosunda oturur, çevresindeki topraklarda yaşayan, serf denilen toprağa bağlı çiftçiler, o toprak parçası satıldığında, çiftlik hayvanı imiş gibi, sâhip değiştirirdi. (Roma İmparatoru Constantine, bâzı mesleklerin, babadan oğula geçerek devâm etmesini emretti, ayrıca, coloni'nin, toprağı ücretle işleyenin oradan ayrılmasını yasakladı, bu emir, coloni'yi sürekli olarak toprağa bağlı serfler hâline getirdi: M.H.Hart, The 100 A Ranking of the Most Influential Persons in History, Malaysia:Golden Books, 1989, p.164.) Serf, toprağa bağlı köle idi, hiçbir hakkı yoktu. Serften bir kız evlendiğnde, ilk gecesini kocasıyla değil, toprak sâhibiyle geçirmek zorundaydı, buna lâtince jus primae noctis (ilk gece hakkı) deniyordu. Yâni, bu rezâlet, Avrupa'da resmen, kanûnî olarak yüzyıllar boyunca icrâ edildi.

Osmanlı'daki tımar nizâmına gelince: cihâdda yararlık gösterene, kılınç tımarı olarak belli sayıda köyün vergisini devlet adına toplama hakkı verilirdi. Yürekli, becerikli bir asker, böylece, tımara sâhip olur, tımarlı sipâhi hâline gelirdi. Sipâhisi olduğu köylerin sâhibi değildi; sâdece, o köylerin vergisini devlet adına toplar, ayrıca devletten maaş almaz, devletin tâyin ettiği sayıda tam techîzatlı asker besler, eğitir ve onların başında cihâda katılırdı. Tımarlı sipâhi şehîd olduğunda yetişkin oğlu var ise, sefere o eşer, oğlu küçük ise, büyüyünceye ve eşmeğe yarayıncayadek, hizmetkârları eşerdi. (Bu 'eşme' sözü pek güzeldir, at da eşilir, harmandallı <harmandalı değil; onun aslı harmandallı'dır> zeybeğinde de 'eşme' vardır.) "Tımar üç nev‘e münkasim olub birincisi ve en külliyetlisi eşkinci tımarıdır ki mutasarrıfları Alay Beğisi bayrağı altında me'mûr olduğu sefere eşer ": Mustafa Nûri Paşa, Netâyicul Vukû‘ât, İstanbul 1327, I, s.121.

Tımarlı sipâhi, bölgesindeki halkın can, mal ve ırz güvenliğinden sorumlu idi. Halkın her ferdinin, canını ve malını koruduğu gibi, ırzını da korurdu: Feodalitedeki ilk gece hakkı denilen rezâlet şöyle dursun, tam tersine, sipâhi, o bölgedeki hanımların ırzını da korurdu. Halk, Feodalitedeki gibi, toprağa bağlı köle değildi, toprağın sâhibi idi. Bunun yanında, gayrı müslim fertlerden biri müslüman olunca, diğer müslümanlardan hiçbir farkı kalmazdı, bütün devlet kademelerinin yolu kendisine açıktı. Sözün kısası, tımar nizâmını feodalite zannetmek, ikisi de beyazdır diye şapla şekeri karıştırmaktır.

Nitekim, günümüzde Vâli, mülkî âmiri olduğu ilin malvarlığına sâhip değildir, ildeki Defterdâr, devlet adına vergiyi toplar, Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı âsâyişi temîn eder; Sipâhî, bu görevleri yürütüyordu.

Bizdeki köy ağalığına gelince: anlaşılan, Osmanlı'nın son zamanlarında iyice bozulmuş olan tımar nizâmının bir kalıntısı olarak, birçok köyün vergisini toplamak hakkına sâhip olanlar, bu durumlarını son zamanlarda da korudular; 1839 yılında resmen başlayan 'muâsırlaşma (çağdaşlaşma) süreci' içinde, kanunlar Avrupa kanunlarına benzetilirken, mutasarrıfı oldukları bölgenin fiîlî sâhibi durumuna geldiler. Dahası, 1924 yılında çıkarılan bir kanunla, 'mutasarrıfı oldukları, yâni tasarruf ettikleri, kullandıkları' arâzinin resmen sâhibi oldular. O kanunla kendilerine toprak verilen diğer köylüler 'ağa topraksız olmaz' diyerek kendi topraklarını da ağalara verdiler. Ne kadar iyi niyetle yapılmış olursa olsun, ictimâî bünyeye uymayan tepeden inme emir ve kararlar, böyle netîceler veriyor.

Ne dersiniz, daha tımar nizâmı ile feodal düzen arasındaki farkı bilmediği hâlde, kendi vâkı‘asından ve kültür değerlerinden bu derece kopuk oluşuna bakmayarak Türkiye'nin idâresine tâlip olanların başarılı olmaları beklenebilir mi? Milletvekili adaylarının târih ve Türkçe imtihânına tâbi tutulmaları gerekmez mi?

Türkiye'nin vâkı‘asından kopukluk konusunda, Amerika'dan gönderilen ve 'kurtarıcı' olarak sunulan sayın kişi hakkında uydurulan bir fıkrayı nakledelim: bu sayın kişi, yolda arabası ile giderken, kırda bir çobana rastlar. Sürü, oldukça kalabalıktır. Sayın kişi, çobana takılır, 'bu sürüde kaç koyun olduğunu bilirsem, bana seçeceğim bir koyunu verir misin?' der. Çoban, bu işin kolay olmadığını düşünerek râzı olur. Sayın kişi, birtakım teknik yardımlarla, gökteki sun‘î peyklerle de paslaşarak, saymayı gerçekleştirir ve sayıyı söyler; sayı doğrudur. Sayın kişi, sürüden, gözüne kestirdiği en iri hayvanı omuzlayıp götürürken, çoban seslenir: 'yanlışını söylersem, aldığın hayvanı geri verir misin?' der. Râzı olan sayın kişi'ye, 'koyun diye aldığın, sürünün çoban köpeğidir' der.

 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30487013