26 Haziran 2022

Hz.Peygamber, Mi’râc yolculuğundan dönüşünde, şâhid olduğu mûcizeyi etrâfındakilere anlatınca, bir kısım Mekkeli, Hz.Ebûbekir’e gelerek, buna inanıp inanmama husûsunda fikrini sorduklarında, “Sıddıyk” sıfatlı büyük insan: “Eğer Allâh’ın Elçisi Muhammed öyle diyorsa, doğrudur. O söylüyorsa doğrudur.” cevâbını vermişti.

İnanmak, güvenmek işte böyle bir şey. Hz.Ebûbekir’in tavrı, inanan insanın modeli olarak târîh galerisindeki yerini aldı.

İnanmayanların veyâ inanmış görünüp de arkadan dolananların, dâimâ ellerinde çamur, eteklerinde taş bulunur.

İslâm târîhi literatürüne “Garânik Vak’ası” diye geçen tereddüd kumkuması, bu tarz bir pusu hikâyesidir ve bütün insanlığın işine yarayacak mesajlar taşımaktadır.

“Beyaz su kuşu, kuğu, turna, beyaz tenli genç-güzel kız” mânâlarına gelen “gurnûk / gırnîk” kelimesinin çoğulu olan “garânik”; mecâzî olarak, Kureyş kabîlesi putları için kullanılmıştır. Kâbe’yi tavâf eden Kureyşli müşrikler; “Lât, Uzzâ ve Menât” için “Garânikü’l-Ûlâ ( Ulu Kuğular )” derler ve onlardan şefaat beklerlerdi.

Necm sûresinde, bu üç putun adının geçtiği 19. âyet nâzil olunca, izleri günümüze kadar gelen birtakım zihin bulandırma seansları düzenlenmiştir. Şeytan’ın vahye müdâhale ettiğinden tutun da, Hz. Peygamber’in ilâhî koruma dışına çıkarılması gayretlerine kadar, akla ve îmâna ters düşen kocaman bir “garânik” dosyası teşekkül ettirilmiştir.

Hz.Ebûbekir’in duruşu, bütün Müslümanlarda olsaydı, îmâna ziyân “garânik” külliyâtı yükselir miydi?

Aynı şey, ne yazık ki, farklı isimler telâffuz edilerek, Türk milletinin mâzîsine yapılıyor. Hem milletimiz, hem de devletimiz, hiçbir derinliği bulunmayan, acınası bir ekibin bühtânlarına hedef oluyor.

Bir def’â, şunu peşînen bilmek lâzım ki, “devlet” müessesesinin devamlılığı söz konusudur. “Dün, bugün, yarın” dediğimiz zaman dilimleri, devletin indinde aynı bohçanın çamaşırlarıdır.

Bugünü temsîl edenler, kalkıp dünü – gayr-ı şuûrî de olsa – hatâ ile ithâma yeltenirlerse, devlet dinamiğinin kimyâsı bozulur. Burada aslolan, Hz.Ebûbekir’in Allâh Resûlü’ne bakışındaki îmân duruluğunu, Türk Devleti’ne gösterebilmektir.

Birkaç kaleme, sayıya gelmez yalan ehlinin propagandasına aldanıp yine Türk’ün ecel senaryolarının yazıldığı mâlûm merkezlere şirin görünmek uğruna, devletimize cephe almak, çok ileriye gitmeden, gaflettir.

 Ayrıca, devletin icraatının fotoğrafını çekerken, zaman ve şart mefhûmlarını dâimâ göz önünde bulundurmak gerekiyor. Söz gelişi, Yavuz Sultan Selîm, Şâh İsmâil’e “hodri meydân” demenin yolunu, 2000’li yıllarda, 1514’deki gibi seçmezdi. Daha teknolojik vâsıtalar kullanırdı. Fakat Osmanlı- Safevî gerginliğinin sebebini, farklı mecrâlarda aramazdı. Çünkü değişen sebep değil, teferruâttır.

Zavallılığın başladığı yer de, yazık ki, bu teferruât çöplüğü oluyor. Önüne gelenin konuştuğu bu hurdalıkta, mesâfe almak da zor, devlet haysiyetini korumak da.

“Garânik” rûhunu Şeytan’la birleşip borsaya yatıranlar, farkında olmadan Türk devlet ve milletinin çelik irâdesine çarpıyorlar. Daha önce bunu deneyenler, iflâh olmadı…

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: