Güncel Yazılar

Rahat, huzûr gibi, insan haysiyetine artı ilâveler yapan mufhûmlar, yine insanın fıtratında saklı birtakım bedihî insiyâklarla dâimî savaş hâlinde. Yâni, kendi elbîsesini kendisi biçen insan, infilâk kaabiliyetini de, bizzat hazırladığı bombalarla ölçüyor.

Galvanizli, kalaylı, emaylı bütün kap ve kacakların bu hâli, nihâyetsiz değil. Ya, arada bir kaplama, parlatma ameliyesine tâbi tutulmaları yâhut yenisiyle değiştirilmeleri lâzım. Yoksa çok ciddî sağlık problemleri zuhûr edebilir. Bu cilâ işi, en çok insan yapısını ilgilendiriyor. Çünkü âdemoğlunun, yerine yenisi konulamıyor.

Eşyâya nazaran daha küçük bir sâhada kalan insan, yer darlığına rağmen hâkimiyetini kurmuş, kendisi dışındaki Âlem’e meydân okumuştur.

Yoklukla varlık, iç içe girmiş vaziyette Kâinât’ın özünü temsîl ediyorlar. İnsan ise, hem varlığın, hem de yokluğun abonesi. Nefsin bir elinde “adem”, bir elinde “mevcûdât”, Mevlevî semâında tennûre giymenin hâlet-i rûhîyesine, hiç hesapta olmayan habîslikleri de pekâlâ sığdırabiliyor.

“İnsan, insanın kurdudur.” diyen filozof, gâliba haklı. Lâkin bu sözdeki toplu fiil mânâsına minik bir ilâve yapılmalı: “İnsan, önce kendinin, yâni nefsinin, sonra da hem-cinslerinin kurdudur.”

Hâmid’in “Makber Mukaddimesi”nde kurduğu tenâkuz cümleleri, aslında her insanın gönül defterinde kayıtlı...

Sultan Mustafa Hân-ı Sânî, “İkbâlî” mahlâsıyla yazdığı beyitte:

“Bâşumuzdan hiç hevâ-yı zülf-i yâr eksük değül.
Mürtefî’ yerdür ânun-çün rüzgâr eksük değül.”          

diyor. Şikâyetten ziyâde övünme sezilen bu “hâkânî” mısrâlar, fevkalâde bir “baş” portresidir. Sözü edilen baş, hem hükümdâra âittir, hem âşığa. Ama harf aralarında “devletin bürokratik başı”na dâir söylenmek istenilenleri de - en azından - hissediyoruz.

İkinci Mustafa, Dördüncü Mehmed’in Emetullah Gülnûş Râbia Sultan’dan doğan oğlu ve Üçüncü Ahmed’in de, ana-baba bir ağabeyi. Osmanlı hükümdârları arasında, İstanbul’a rağmen Edirne’de oturmayı tercîh eden sîmâlar az değil. Baba-oğul Mehmed-i Râbi’ ile Mustafa-yı Sânî, Edirne sevdâsı yüksek hânlar olarak tanındı. Her ikisi de, Edirne’nin havasını pek sevdi.

Beyitte geçen “mürtefî’ yer” tâbiri, öyle güzel ve mânâlı mevzi tutmuş ki, isâbet rekoru kırar. Yine, yüksek râkımlı yerlerin rüzgârının çok olacağını dillendiren “rüzgâr eksük değül” sözü, mısrâı ve beyiti tâclandırıyor.

Sultan Mustafa’nın îmâ ettiği rüzgâr, aşktan, yârdan ziyâde siyâsî hava taşıyor. Nitekim târîhlere “Edirne Vak’ası” adıyla geçen bir isyan rüzgârı, Mustafa Hân’ı tahtından alıp götürecektir. “Mürtefî’ yer”in rüzgârını, saltanatının son deminde, başında hisseden nâdir insanlardan “İkbâlî”, bir beyite ömrünü sığdırmış görünüyor. Belki, bahsedilen rüzgârın adı da “Bâd-ı İkbâl”dir.

Zamânın eteğine tutunarak geçirdiğimiz Dünyâ hayâtı, kâh bizim dikkatsizliğimizden, kâh eteğin savruluşu yüzünden nâzik anlara şâhit oluyor. Yahyâ Kemâl’in:

“Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir.”

diyerek ses tablosu yaptığı sahne de, aslında eteğin elden sıyrılmasını anlatıyor.

Bitmeyeceğini sandığımız nice program, hem de gözümüzün içine, kulağımızın kepçesine baka baka bitmedi mi? Başlangıcın sürûru, nihâyetin burukluğuna nasıl da yabancı?

Nelerle, kimlerle ortak olduysak, fâni günler torbasının ağzını büzüp düğüm atarken, herkesi ve her şeyi, merkezinde yer aldığımız oyunun dekoru olarak görüyoruz. Mezardakiler dâhil, annelerin hayâta sürdüğü beşer sayısınca oyun olmalı.

O, yere-göğe sığdıramadığımız; boyalarla kokularla vitrinlediğimiz et ve kemik yığınının, yolun sonunda ne kadar zavallı, acınacak bir görünüşü var. Cenâze telâşının, biraz fazla akıl karıştırması, hep bu organik bakiyenin ufûnete yatkınlığındandır. Mumyadan morga uzanan târîhî çizgide, insan vücûdunun cansız hâlinin geçirdiği istihâleleri görüyoruz.

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

17372895