18 Eylül 2021

Ne büyük bir güç bu. Ne uzak mesâfeler ve ne büyük mûcizelerle karşılaşıyor da insanoğlu görmezlikten geliyor onları. Nerede bayağı bir su hâlindeki küçük noktayla, sonunda vardığı bu nokta. Allah Teâlâ’nın hârikalar yaratan eşsiz gücü olmasa nasıl vücûda gelir bir canlı? Nasıl o güçsüz, cılız nokta tekâmül yolunda adım adım ilerleyerek basit ve bayağı hâlinden ilerliyor, yükseliyor, karmaşık ve komple üstün bir yaratık hâline dönüşüyor? Kimdir bunları sağlayan?

Bir hücrenin parçalanması ve çoğalması sonra değişik yapıya sâhip ve değişik vazifeler gören muhtelif hücre türlerinin oluşumu. Her hücre topluluğunun kendi arasında birleşerek özel bir rol oynamak üzere toplanması ve yeni bir organın oluşumunun sağlanması. Aynı türden belirli hücrelerin oluşturduğu bu organın, fonksiyonu îtibariyle özel görevler görmesi ve kendine has bir yapıya sâhip bulunması. Bir tek organın içerisinde birçok hücre çeşitlerinin rol oynaması. Bunca farklı hücreleri ihtivâ eden ilk hücrenin bölünmesi ve çoğalması nasıl mümkün oluyor? Bir tek hücre bunca farklı hüviyete sâhip hücreleri nasıl üstünde taşıyor? Bir süre sonra ilk hücreden ortaya çıkan özel görevlerle, belirli organları birleştirmeye çalışan organlar neresinde gizliydi o bir tek hücrenin?

Ayrıca, insanın genini diğer genlerden ayıran farklılık ve özellik nereden geliyor? Bundan da öte her insan genini diğer insanların geninden ayıran özellik nasıl intikâl ediyor ve her ceninin belli görevlerle ortaya çıkarak insan hayâtı süresinde muhtelif vazifeler alması ve değişik işâretler taşıması nasıl mümkün oluyor? Bütün bunlar nasıl korunuyor? Ve eğer fiilen vukû’ bulmasa her an tekerrür etmese bu akıl almaz mûcizenin mümkün olabileceğini kim tasavvur edebilir?

İnsanoğlunu Allâh’ın kudreti yaratmıştır. Ve ilâhî ruhtan üfleyerek bu bünyeyi meydana getirmiştir. Her an tekerrür eden bu akılları durdurucu mûcizenin mümkün olan biricik açıklaması bu. Her an tekerrür ediyor ama birçok kimseler göremiyor onu. Allah Teâlâ’nın rûhundan üflenen nefes, bu organik varlığı, kulağı, gözü ve îdrâkî bulunan bir insân haline getirmiş ve diğer organik canlılardan ayırmıştır. “Size kulaklar, gözler ve gönüller veren de O’dur…”

Bunca lütuf ve ihsana rağmen. Bayağı bir sudan yüce bir insan yaratma lütfuna rağmen, zayıf ve değersiz bir hücreye bunca gücü vererek çoğalıp gelişmesini, değişip ilerlemesini, birleşip özelleşmesini sağlayan ikramına rağmen. Kısacası, insanı insan yapacak ulvî vazifeler ve kâbiliyetlerle donatan özellikleri Allâh’ın lütfetmesine rağmen. Evet, bütün bu lütuf ve ihsanlarla birlikte çok az şükrediyor insanlar: “…Ne de az şükrediyorsunuz. (Secde,32/9)

İnsan, pek çok bakımdan iki boyutlu bir varlıktır. Geçmişten geleceğe doğru sürüp giden bir akış içerisinde; kendisini bilinen ve bilinmeyen görünen ve görünmeyen âlemle çevrili bulur. Varlığının bir yanıyla görülen, hissedilen, kavranabilen bir âleme tutunur. Bu âlem onun duyu vâsıtaları ile kavrayabileceği kadar maddî olan beden âlemidir. Öte taraftan yaratıklar içinde (bildiğimiz kadarıyla) görülen, maddî âlemin üzerine çıkan, maddeyi kendiliğinden gayr-i maddî hâle getirerek, zihni mücerret bir şekle sokan biricik varlıktır.

İşte bu noktada onun maddî olan bedeninin yanı sıra mânevî olan ruh dünyâsı ortaya çıkar. Bu ikisi sâyesinde insan, bu âlemdeki yolculuğunda huzur dolu mesâfeler kateder.

Ruh ve madde ikilisi konusunda şöyle deniliyor:

“Kesinlikle inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır. Kendi nefsinizde de görmez misiniz?” (Zâriyât, 51/20-21)

Üzerinde yaşadığımız bu dünyâ, Allâh’ın âyetlerini ve san’at hârikalarının sergilendiği bir “müze”dir. Bu müzenin biz ancak çok az bir san’at bölümünün her geçen bir günde yeni bir hârika ile karşılaşıyoruz. Tıpkı bu müze gibi bir başka müze daha var ki, o da kendi içimizde gizli: “İnsan rûhu” Yalnız içinde yaşadığımız yıldız olan dünyânın sırları değil bütün mevcûdâtın sırlarını saklayan sır küpü insan rûhu.

İşte âyet-i kerîme, o çok kısacık işâretleriyle bu akılları yerinden oynatan iki gerçeğe dikkatleri çekmektedir. Bu iki gerçek görmek isteyenlerin ve kesin olarak bilmek isteyenlerin hayatlarına sürûr ve neş’e ile doldurmakta, gönüllerini yüceltip ömürlerini uzatmakta, gerçek bilgi hazîneleriyle dolmak emelinde olanlara bütün hâdiselerini açıkça göstermektedir.

Kur’ân âyetleri her ortamda her şartta ve ahvalde faaliyet yapmaya hazırdır. Her rûha, her kafaya ve her idrake onun alabildiğince tahammül edebildiği miktarda hazînelerini açmaya muktedirdir. İnsanlık bilgi basamaklarında yükseldikçe, düşünce ufukları geliştikçe bilgisi artıp tecrübeleri çoğaldıkça, kâinâtın ve rûhun esrârını çözdükçe Kur’ân-ı Kerîm’den alacağı pay da, edeceği istifâdesi de, açacağı hazîneleri de çoğalır, büyür ve genişler. Bu kitabın hârikaları bitmez tükenmez. Onu bildiren, esrârını kavrayan ve onunla birlikte yaşayan Peygamber (sav) Efendimizin buyurduğu gibi. Allah elçisi kendi rûhunda duyduğu canlı bir gerçek ve tecrübeyi mübârek diliyle böyle ifâde etmektedir.

Bu Kur’ân’ı ilk def’a dinleyenler Allâh’ın yeryüzündeki ve ruhlardaki âyetlerini işitince kendi paylarına düşeni gördüler ve kendi bilgi, tecrübe ve kabiliyetleri nispetinde gereken payı aldılar. Sonra gelen nesiller de kendi bilgi ve tecrübe seviyelerine göre uygun olanı öğrendiler. Biz de kendi bilgi ve tecrübe seviyelerimizin genişliğine göre bu kaynaktan payımıza düşeni alıyoruz.

Koskoca kâinattaki bitmez tükenmez esrar hazînelerinden açık sırları görüyoruz. Bizden sonra gelecek nesiller de henüz bizim için yeryüzünde ve ruhlarda açıklık kazanmamış olan hakîkatleri keşfedip, kendi paylarına düşeni alacaklar; böylece yeryüzü ve insan rûhu hep yenilikler ve hârikalarla dolu olarak zamanın sonuna kadar iki büyük ve ihtişam dolu hazîne olarak devam edip gidecektir.

Yeryüzündeki tablo ve manzaraların değişikliği; göz nereye ulaşırsa ulaşsın, adım nereye atılırsa atılsın, bitmez tükenmez hazînelerle dolu bu tablolar, bu çöller ve topraklar, yüksek ve alçak sahalar, şu vâdiler ve dağlar, denizler, göller, şu ırmaklar ve sular, şu bölük bölük vahalar şu üzüm bağları, tarlalar, salkım salkım hurmalar kudret elinin durmadan değiştirip bin bir türlü şekiller verdiği manzaraların hepsi ve daha neler neler.

İnsan, engebeli bir yere varır bir başka manzarayla karşılaşır, bitki dolu bir sahaya uğrar, bir başka tablo görür. Yemyeşil çimenler arasında gördüğü ayrı bir tablodur. Hasat zamânı karşılaştığı manzara, sararmış solmuş bir hâldir. Bir adım bile değiştirmemiştir seyretttiği sahayı, ama karşılaştığı farklı farklı manzaralardır.

İnsanoğlu; yeryüzündeki hârikaları düşünüp sâdece gördüğünü tefekkür etse ve bu hârikaların işâaret ettiği mânâyı kazanmaya çalışsa, bitmez tükenmez sözlere dalmak zorunda kalır. Ama Kur’ân-ı Kerîm beşer kalbini uyarır, düşünceye sevkeder. Dünyâ denilen bu yıldız üzerindeki seyahat boyunca ve bu seyahat esnâsındaki gördüğü gerçekler nispetinde akıl almaz hârikaları bu sergide gözler önüne serer. Ne var ki bu hârikaları ve bu zevkli seyahati ancak gönlü yakîn nuruyla mâmur olan kimseler idrâk edebilirler.

“Kesinlikle inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır. Kendi nefsinizde de görmez misiniz?” (Zâriyât, 51/20-21)

Kesin inançtır işte gönülleri canlandıran görüp idrak etme gücünü veren, yeryüzündeki manzaraları diriltip kalbe O’nun gizli esrârını söyleyen, bu esrârın ötesindeki tedbiri ve yaratıcı gücü anlatan.

Bunca hassas dengeler üzerine kurulu bulunan kâinat tesâdüfen vâr edilmediği gibi, başıboş olarak da akıp gitmemektedir. İslâmî dünyâ görüşünde; gâyesiz, başıboş hiçbir yaprağın kımıldamayacağına, bir zerrenin bile yerinden oynamayacağına, her şeyin belirli bir yaratılış amacı bulunduğuna ve buna göre hayâtiyetini devâm ettirdiğine inanmak esastır. Bu inanç şöyle dile getiriliyor:

"Biz göğü, yeri ve aralarındakileri oyun oynarcasına yaratmadık. Eğer Biz kendimize eğlence edinmek isteseydi, nezdimizde bir eğlence indirirdik. Fakat biz bunu yapmadık.”(Enbiya,21/16-17)

Doğrusu Allah Teâlâ bu kâinâtı bir hikmete mebnî olarak yaratmıştır. Aslâ başıboş ve alay konusu edilsin diye değil. Kâinâtı hikmetine göre yürüten yüce Allah (c.c),anlamsız ve lüzumsuz hiçbir yan, yön bırakmamıştır. İşte göklerin ve yerin yaratılışındaki hikmeti teşkil eden bu ciddiyet ve gerçek ile aynı kaynaktan sudûr eden peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, emirler koymuş, sorumluluklar yüklemiştir. Şu halde hem bu kâinâtın yaratılışında hem idâresinde ciddiyet esas unsur olduğu gibi, Allah Teâlâ’nın insanlara gönderdiği inançta ve ölümden sonra insanların sorguya çekilecekleri hesap gününde de esas unsurdur.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden