17 Ağustos 2022

Hristiyan kiliselerinin, Hristiyan olmayan ülkelerde bu dini yaymak maksadıyla kurdukları müesseselere “misyon”, bunları idâre eden din adamlarına da “misyoner” deniyor. Misyon kelimesinin sözlük mânâsı, “görev” demek. Bu görevi yerine getirenler de “görevli” oluyor.

Misyonerin işi propaganda, yâni, yoğurt satmaktır. Türk halkı arasında misyoner faaliyetleri hep kınanmış, hattâ dışlanmıştır. Bu işi yapanlar, çok ağır bir dille “takbîh” edilmiştir.

Mes’eleye Hristiyan penceresinden bakıldığında, bu tam mânâsıyla bir sevap kazanma işidir. Misyonerler, Hristiyan Dünyâsı’nın bâzen alenî, bâzen de gizli kahramanlarıdır.

Aynı propagandayı İslâm dini adına yapanlar, nasıl “evliyâ” mertebesinde değerlendiriliyorsa, Hristiyan misyonerleri de kendi çerçevelerinde ele almak ve tabiatlarına uygun ifâdeler kullanmak lâzım. Fakat en önemlisi, misyoner faaliyeti karşısındaki Müslümanın duruşudur. Hristiyan reklâmına kanacak ve bu şekilde din değiştirecek bir Müslüman, ne kadar zayıf, yetersiz ve “îmân”sızdır.

İslâm târîhinde, Hristiyanlığın bâtıl olduğunu, bu dinin mensuplarına isbât eden nice gönül eri bulunmaktadır. Bilhassa Anadolu’nun fethi esnâsında, “alp-eren” dediğimiz yüce insanlar, Îsevîliğin cüceliğini anlatarak silâhlı kuvvetlerimizin rehberi olmuşlardı. Aynı yol açma ameliyesi, 14. yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Rûmeli’nde sahneye çıkmış, Sarı Saltuk menkıbeleri kıt’adan kıt’aya söylenmişti. Îmânı tam olanın, misyoner endîşesi olmaz. Yarım veya çeyrek îmânlılarla da, zâten yola çıkılmaz.

Timur’a esir düştüğü için, Sultan Beşinci Mehmed Reşad’a kadar hiçbir Osmanlı hükümdârı Yıldırım Bâyezid’in Bursa’daki türbesini ziyâret etmemiş. Sondan bir önceki Pâdişah’ın, bu an’aneyi bozması, yirminci yüzyılın Osmanlı coğrafyasında kopardığı fırtınadan, tûfandan kaynaklanan “meded” psikolojisiyle ilgili midir? Yine aynı Halîfe-Sultân’ın, Arnavutluk üzerinde otorite tesis etmek maksadıyla yaptığı seyâhat ve Yıldırım’ın babası Murâd-ı Hudâvendigâr’ın Kosova’daki türbesini ziyâreti, kopmak üzere olan “pamuk iplikleri”ni, bir müddet daha dik tutmaya yönelikti.

Demek ki; Yıldırım’ın, protesto edilen “esâret” hâli, yirminci asra girildiğinde “Haysiyet-i Hümâyûn”a - bırakın ağır gelmeyi - ilticâ edilecek bir liman hükmünde görünmüştür.

Yalnız, burada, teşekkül eden ve zaman içinde gelenekleşen ziyâret yasağında rol oynayan “hânedân asabiyeti”ni, “Yıldırım’a rağmen” bir dekorda düşünmemelidir. Kahramanlık timsâli, korkusuzluk sembolü Yıldırım’ın, kendi elinde olmayan sebeplerle Timur’a yakalanışı, onu aslâ küçültmez ve “ta’n eyleme” merkezi yapmaz.

Ne var ki, Osmanlı dâhil, bütün Türk hânedânlarında “şehâdet” makbûl ve imrenilecek bir fiil olurken, “esâret” hep kınanmış, “karganmış”tır. Esârete meydân okuyan bir hayat tarzında - velev ki, Yıldırım’ın başına gelsin - düşman eline düşene gösterilecek en ufak toleransa yer yok. Aslında kınanan, şahıs değil, fiildir.

Sultan Reşad’daki “grev kırıcı” tavır, zamânın eğip-büktüğü ve gidecek adres bulamayan bir şahsiyet bozukluğudur.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: