Güncel Yazılar

İbâdet’ deyince aklımıza önce namaz ve oruç gelir; hayalimizde bir kenara çekilmiş, seccadesini yaymış, eline tesbihi almış, dergâh-ı izzete yönelmiş bir insan canlanır. Evet, çok doğrudur, gerçekten namaz, oruç muhteşem ibâdetlerdir. Fahri Kâinat Efendimiz, bazı hadîs-i şerîflerinde, alışılmışın dışında, bazı enteresan ve çok mühim ibâdetlerden de bizi haberdar ediyor; insan hayret ediyor.

Mesela: Düşünmeyi, tefekkürü her zaman yapageldiğimiz, olağan bir zihin faaliyeti olması dolayısıyla basit ve önemsiz görebiliriz; ama İslâm dini onu da bir ‘ibâdet’ sayıyor; hatta Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:“Bir saatlik tefekkür, bir yıllık ibadetten daha hayırlıdır.” Kur'ân-ı Kerîm’de pek çok âyet-i kerîme vardır, çokça tefekkür etme, ibret alma, bakma, nazar etme ve fikretmeye teşvik edilmektedir. Allâh-u Zül- Celâl Hazretleri, Kelâm-ı kâdîminde pek çok âyeti kerimede tefekürü emretmiş, tefekküre teşvik etmiş, tefekkür edenleri medhetmiş… Meselâ Âl-i İmrân sûresi 191. âyet-i kerîmeye bakalım: “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allâh’ı (c.c) anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler, düşünürler. ‘Rabbimiz, sen bunları boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!’ derler.”

En çok tefekkür eden, en büyük mütefekkir tabiatıyla (s.a.v) Efendimiz’dir. Âişe (r.a) vâlidemizin, (s.a.v) Efendimiz’den mervi bir hadis vardır. Âişe vâlidemiz (r.a) anlatıyor:

“Bir gece (s.a.v) Efendimiz sabaha kadar namaz kıldı. Mübârek sakalı ıslanıncaya kadar ağladı.” . “Tâ ki, Bilâl (r.a) gelip sabah ezânını okudu ve sordu:

- Ey Allâh'ın Rasûlü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, seni ağlatan nedir?’ deyinceye kadar ağlaması devam etti.

Sonra (s.a.v) Efendimiz Bilâl-i Habeşî (r.a)’ya şöyle buyurdu:

“Ey Bilâl, ey rahmet olası, ben niçin ağlamayayım ki, bu gecede Cenâb-ı Hak (c.c) bana şu âyeti inzal buyurmuştur.” dediler ve Âl-i İmran 190. âyeti kerimesini okudular. Daha sonra şöyle buyurdular: “Azap o kimseye olsun ki, bu âyeti okudu ve mânâsını düşünmedi,”

Rûhânî bir tefekkür, tahkîkî îmâna ermeye vesîledir. İlmin irfâna dönüşmesi için, tefekkür ufkundan süzülerek kalbe nakşedilmesi zarûrîdir buyuruyor, Arifi Billah olanlar. Vehb bin Münebbih (r.a) buyurur ki: “Çok tefekkür eden, mutlak sûrette bilgili olur. Gerçek mânâda bilgili olan da mutlaka sâlih amellerde bulunur.”[1]

İbâdetler, ancak huşû ile îfâ edildiğinde seviye kazanır. Tefekkür, ibâdetlerde huşûyu temin eder. Zira tefekkür; ibâdet esnâsında kimin huzurunda olduğunun şuur ve dikkatini kazandırır. Bu sebeple tefekkür derinliği içinde îfâ edilen ibâdetlerle, gâfilâne îfâ edilenler arasında muazzam bir seviye farkı olduğunu kişi kendiside hisseder. Nitekim Hazret-i Ali (r.a) da: “İlimsiz ibâdette, tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.” buyurarak makbul bir ibâdet hayatı için tefekkürün luzûmuna işâret etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) : “Tefekkür gibi ibâdet yoktur.”[2] hadîs-i şerifleriyle, tefekkürle kalbin feyizlenmesini, ibâdet seviyesinde gördüğünü beyan buyurmuştur. Yani nefsânî ihtiraslardan kurtulmak, kalbi inceltip zarifleştirmek, îmânı kuvvetlendirmek, gereksiz endişeleri terk edip hayatta huzuru bulmak için tefekkür gerekli olduğu gibi, ibâdetlerin kabûlü için de şarttır. Efendimizin Tefekkür Hâli insanlık içinde tefekkür ve tahassüs derinliği bakımından en zirve tecellîlere mazhar kılınmış yegâne örnek şahsiyet, hiç şüphesiz ki Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’dir. Hak dostlarından Ahmed er-Rifâî Hazretleri buyurur ki: “Tefekkür, Hazret-i Peygamber Efendimiz’in ilk amelidir. Zira bütün farzlardan önce O’nun ibâdeti, Allâh’ın mahlûkâtını ve nîmetlerini düşünmekten ibâretti. Öyleyse siz de tefekküre iyi sarılın ve onu ibret vesîlesi yapın.”

Hakîkâten, Allah Rasûlü peygamberlikle vazifelendirilmesine yakın zamanlarda kendini daha çok tefekküre vermişti. Bilhassa Hira Mağarası’nda günlerce inzivâya çekilmiş ve atası İbrahim (a.s) gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek sûretiyle derin bir tefekkür iklîmine girmişti. Efendimiz daha sonraki hayatında da dâimâ yüzünde tebessüm olsa da kalbi mahzun ve düşünceli idi. Zarûret olmaksızın konuşmaz, sükûnet hâli uzun sürerdi. Ümmetini de her fırsatta Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekküre dâvet eder insanın tefekküre muhtaç olduğunu telkin buyururdu. Bir hadîs-i şerîflerinde de: “Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti...” buyurmuşlardı. Bu Hadisi şerifden anlıyoruz ki konuşacak isek, sükûttan kıymetli, hikmetler söylemeliyiz.

Tefekkür ibadettir. Hattâ tefekküre fırsat tanıdığı için, sükût da ibadettir. Neden?.. Sükût ettiği zaman, boş konuşmadığı zaman, işe yaramaz laflar söylemediği zaman, o boşlukta insan düşünme fırsatı buluyor. Düşünme fırsatı bulduğu için, sükût da ibadettir. çok düşüneceğiz, düşünmemizi arttıracağız. Kişi olarak düşünmemizi arttıracağız, aile olarak arttıracağız. Her şeyin felsefesi var, derinlemesine onun sebepleri üzerinde düşünmek var. Düşünmek çok sevap, tefekkür sevap, aklı kullanmak sevap... Akıl çok büyük nimet. Buna alışmak lâzım! Buna alışmalıyız, çoluk çocuğumuzu da alıştırmalıyız. Fikir de bir idman ister. Beyin jimnastiği diyoruz, yâni, beyin idmanı. Bunları böyle yaptığı zaman, insan düşünmeye alışır. Düşünmeye alışmış bir insan, önüne bir sorun geldiği zaman kolay yapar. Düşünmeye alışmamış bir insan yanlış işler yapar, Düşünme de çalışma ister. Bakın, düşünme terbiyesi almış bir insan, bir konuyu konuştuğu zaman, ne güzel cevaplar verir. Evet, tefekkürü olmayanın, fikri olmayanın zikri de olmaz.

İbrâhim Edehem’e (k.s) soruluyor: “Efendim siz uzun uzun tefekkür ediyorsunuz; bunun esbâbı mucibesi nedir?”

Şöyle cevap veriyor: “Düşünce aklın iliğidir!”

Tefekkürün semeresi ilimler, haller ve emellerdir. Üç esas halinde, üç kapı halinde ele alıyoruz yine. Tefekkürün özel semeresi ilimdir. Neden ilimdir? Çünkü ilim kalpte hâsıl oluna kalbin durumu değişir. Kalbin durumu değişince azayı cevarihin amelleri değişir. Amel hale tabidir. Hâl ilme, ilimde tefekküre…

Çünkü ilim olursa, insan istikâmet üzere olur. Bu hususda âyet-i kerîme vardır. Bir hadîs-i şerîflerinden (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdular:

Beni Hûd sûresi kocattı.”

“Ey Allah’Allâh'ı Rasûlü sizi ihtiyârlatan, kocaltan Hûd sûrsindeki peygamber kıssaları mıdır?”

“Hayır!” diye cevap verdiler.

Azab ayetleri midir? Diye tekrar soruldu. Hayır diye yine cevap verdi.

“O halde nedir ey Allâh'ın Rasûlü?”

“Emrolunduğun gibi dosrdoğru ol! İstikâmet üzere ol!” (Hûd: 112) ayetini okudurlar.

“Beni kocaltan ilâhî emir, bu ayettir!” buyurdular.

Tefekkürde istikâmet olmazsa, düşüncede istikâmet olmazsa, neyi nasıl tefekkür edeceğiz? Biz bunu şaşırırsak, o zaman bizim tefekkür dünyamız darma dağınıktır.

Kalbin durumu değişince, azayı cevârihin amelleri de değişir. Amel hâle tabidir. Amel dediğimiz fiiliyat hale tâbidir. Hâl ilme, ilim de tefekküre tabidir. Bakınız yine tefekküre dayanıyoruz. O halde tefekkür hem başlangıç hem de bütün hayırların anahtarıdır. Bu sırra binaendir ki, peygamber (s.a.v) Efendimiz:

“Bir saat tefekkür, bin yıllık (nafile) ibâdeten efdaldir.” buyurmuştur.[3]

Tefekkürle yapılan ibâdet, tefekkürsüz yapılan ibâdetten kat kat üstündür, buyurmuşlardır.

Bu sırra binâendir ki, İbn Abbas (r.a):

“Tefekkürle kılınan iki rekât namaz, tefekkürsüz bütün gece yapılan ibâdetten hayırlıdır.”

Bu öyle bir tefekkürdür ki, insana müşahade ve takvayı kazandırır. Yine bu sırra binaendir ki, Allâh-u Zül- Celâl Hazretleri Tâhâ suresi: 20/113. âyeti kerîmesinde şöyle buyuruyor:

 “Belki sakınır ve takvâ yolunu tutarlar ya da o (Kur’ân’daki nasihat ve tehditler) onlara bir ibret ve uyanış verir.” Mü’minin uyanması, çevresine şöyle bir ibret nazarıyla bakması gerekmektedir. Tefekkür sahamız son derece geniştir.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurur ki: “Sözü hikmet olmayanın konuştuğu yersiz, tefekkür etmeyenin sükûtu boş, ibret nazarı ile bakmayanın bakışları hatâdır.”

Allah Teâlâ’nın rahmet ve nîmet deryasındadır insanoğlu. Sayısız nîmetler, özellikler ve güzellikler bahşeylemiştir Mecîd olan Rabbimiz. İşte bizler bu sonsuz nîmetler karşısında acziyetimizi düşünerek, bol bol tefekkür etmeliyiz.

“Tahkik olunca nakş-ı temâsîl-i kânitât (kainât)

Ya hâb u ya hayâl u yâhut bir fesânedir (efsâne)

Sûrette nazar eyler isen sen ile ben var

Ammâ ki hakikatte ne sen var, ne ben var.”[4]

KAYNAKLAR

[1] İhyâ, IV, 764

[2] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI, 121

[3] Şahver Çelikoğlu.İslamda İbâdetler

[4] S. Uludağ. Tas. Ter. Sözlüğü s, 230

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

25949783