7 Aralık 2022

“Kahramansızlık hastalığı” diye bir tıbbî âraz var mıdır? Bilinmez, ama bizde böylesine köksüzlükler tezâhür edince, insan, bunun ancak “illet” olabileceği zehâbına kapılıyor.

Hâlbuki Dünyâ târîhinin emsâl teşkîl edip ardından kitleleri sürükleyen mühim şahsiyetleri listesinde, en çok isim bulunduracak milletin, “Türk” adını taşıması lâzım değil mi?

İlim, teknoloji sâhalarındaki gayret ehlini bir kenâra koyalım, siyâsî ve sosyal muhtevâlı gelişmelere damga vurmuş şahıslar kategorisinde, ne çok kahramâna sâhibiz.

Özümüzü bilmeden sözümüzü dinletemeyiz. Türk’ün, ithâl kahramâna ihtiyâcı yok. Yeter ki, nefsini kendi mecrâsında dinlendirip akıtmayı başarsın. Gerisi, çok kolay olacak...

Kâkülünü alnının üstüne indiren, söz sâhibi olup olmadığına bakmaksızın ahkâm kesmeye başlıyor. “Ağzı olanın konuştuğu” bir garîb devir yaşıyoruz.

Resim, aslına benzemezse, ne yaparsan yap, hakîkate yaklaşamazsın. Bezgin günlerin temelinde, biraz da bu resim uyuşmazlığı var.

Yavuz Sultan Selîm’e âid olduğu rivâyet edilen meşhûr küpeli resim, suyun ne kadar bulandırıldığını gösteriyor. Bu resme bakarak dillendirilen yalan-dolan ve bühtânlar, en sağlam demiryolu raylarını bile lâçkalaştırır.

Manisa Sancak Beyi iken, babasını ziyâret etmek için İstanbul’a gelen Şehzâde Süleymân’ı, şimdiki Sepetçiler Kasrı’nın bulunduğu mevkîde karşılayan Sultan Selîm-i Evvel’in, tek oğul ve velîahd olmanın verdiği hafif şımarıklık içinde, bir hayli takıp takıştıran mahdûmuna:

“– Bu ne hâl Süleyman? Anana takacak bir şey bırakmamışsın!..” diye sitem ettiği söylenir.

Süsden, gösterişden, âlâyişden ne denli uzak olduğunu müteaddid vesîlelerle gösteren bir Hükümdâr’a, bu küpeli resim nasıl yakıştırılmıştır? Daha düne kadar, Şâh İsmâil’in tahtı diye tanıtılan, Topkapı Sarayı’ndaki mârûf koltuğun, Nâdir Şâh’a âit olduğu anlaşılmadı mı? Yavuz’a yamanmaya çalışılan küpe hikâyesi de, böyle bir “kan değerleri eğrisi”nden ibârettir.

Târîhimizin, resim karşısındaki duruşu, Seyyid Lokman, Levnî ve Matrakçı Nasûh misilli hazâkat ve sadâkat ehline muhtaç...

Türk kültür yekûnunun her satır başında el sallayan Kutadgu Bilig, bilge müellifinin kaleminden, töre taşlarını dört köşe yapıp yan yana diziyor ve: “iyilik, faydalılık, adâlet, kişilik” sütûnlarını, semâmıza yükselen direkler makâmında görüyor.

Yahyâ Kemâl’in, Oğuz Kağan’dan mülhem “Kendi Gök Kubbemiz” tesbîti, Yûsuf Has Hâcib’in töre dörtlemesi ile daha bir mânâ derinliği kazanıyor.

Neylersin ki, zamânenin kolaya sapma huyu, bu kültür deryâsından bî-haber bir hayat tarzı pazarladı. Nîmetin kadrini bilmemek, önce nankörlüğe, sonra da küfre kürek çeker. Türk kültür hamûlesi, hakikî bir nîmetdir. Ona bîgâne olan, ağırın ağrı âkıbete de rızâ göstermeli...

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: