1 Ekim 2022

“Minyatür”, bâzı çevrelerce hafife alınıp “resim” san’atının ham madde hâli diye gösterilse de, künhüne erenler için vaziyet, hiç öyle görünmüyor.

Bir kere, resme bakan gözlerin ilk takıldığı yer, ufuk genişliğidir ve minyatürün ufku, alabildiğince açıktır. Üçüncü veyâ dördüncü boyut, ne derecede derinlik sağlar bilinmez, ama boyut eksikliği, ufuk vüs’atinin okyanus misline çıktığı yerde, aslâ belli olmuyor.

İkinci olarak, minyatür tarzında çizilen insan figürlerinin ayırt edici hatlarının bulunmayışı, yâni, birbirine çok benzeyen yüzlerin, yan yana, alt alta, üst üste istif edilişi, portre kaabiliyetsizliği falan değildir. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu yüzlerin işâret ettiği beşeriyet, eşitlik makâmında türküler, şarkılar söylemektedir.

Üçüncü ve belki en mühim minyatür vasfı, mahremiyete uzatılan hürmet duruşudur. İnsanın şahsında bütün mevcûdâta, vâroluş hikmeti çerçevesinde bakan minyatür; kimsenin, hattâ hayvan ve bitki familyalarının husûsî, şahsî, yâni zâta mahsûs hâllerine, izin alarak dahî girmiyor.

Asrî, modern, ultra modern, postmodern gibi sıfatlarla minyatüre hücûm edenlerin fırça ve kalemlerinden dökülen “nü” çehreler, hangi iz’âna, hangi irfâna omuz verebilir?

Gâliba, minyatürün başına üşüşen kasıtlı şövalyelerin; Türk târîhi ve Türk milleti ile görmek istedikleri bir hesap var. Bunu anlamamak için ya çok bön olmak veyâhut aklını, dimâğını kirâya vermek lâzım.

Kılçıklı balık, yiyenin boğazında alârma ve – ihtimâl - hasâra yol açar. Acemî olarak sofraya oturanı, en azından balık manşetli sürprizler bekliyor.

Dünyâ’yı hâkimiyeti altında tutan güç kaynakları içinde, “devlet” vasıflılar geri plâna çekilerek, yerlerini -moda deyişle- “lobi”lere bıraktılar. Kabûl etmesi zor da olsa; en cüsseli siyâsî teşekküller bile, bu lobi sultasına boyun eğmek durumunda kaldı.

Tâbir yerinde ise, insanlık, bugün lobiler mücâdelesinin âkıbetine “kader” demeye başladı. Gözler önünde kurulmuş bir “kurtlar sofrası”, kimine iştâh tâzeletiyor, kiminin dişleri arasına “kılçık” takıyor.

Bahsedilen sofrada, lâyıkıyla temsîl edilen bize âit bir sandalye var mı? Ne gezer? Çok nâdir ânlarda, o da tamâmen göstermelik olarak, eğreti biçimde iliştiğimiz oluyor, ama hepsi bu kadar. Daha fazlasına hiçbir zaman müsâade edilmedi.

Zaman zaman, “kriz” başlığı ile ortalığı yangın yerine çevirip vâveylâyı basanlar, sofranın asıl müdâvimleri. Kulaklarımızı tırmalayan çığlıkların tamâmına yakını sahte ve yapmacık. Para ibreleri yukarı çıkarken de, aşağı inerken de hep onlar kazanıyor. Ne var ki, her seferinde seyirci mevkiindeki günâhsızlar, sofra gerisindeki mutfakta kıyma makinasından geçiriliyor.

Sonu, önceden tesbît edilmiş senaryo, en muhkem devlet yapılarını tuşa getirirken, sofra etrâfındakilere en ufak bir sıyrık bile atamıyor. Bunu fark etmeyi, öyle derin ihtisasla falan mümkün zannediyorsanız, daha çok beklersiniz. Mes’ele, takdîm edildiği gibi “ekonomik” değil, tam mânasıyla dinî, siyâsî plâtforma oturtulmuş...

“Bitme hâli”, bunu bekleyenin hâlet-i rûhîyesine göre iyi veyâ kötüdür. Öyle bitiş manzaraları vardır ki, davul-zurna çaldırır. Yine öyle nihâyet tabloları seyredilir ki; gözde de, elde de tâkat bırakmaz.

Memleketimizde temâşâ edilen “son” damgalı sahneler, maalesef hüzün üstüne hüzün veriyor. “Bu da mı bitti?...” nidâları arasında, dâimî bir cenâze kaldırma refleksi içindeyiz.

Hani, semt pazarlarındaki çığırtkan satıcının, müşteri ayartmak için söylediği: “Batan geminin malları bunlar!” nârâsı var ya; koskoca Türk milletinin alâmet-i fârikası bilinen cümle iyi hâlleri, birer birer defin sırasına kondu. Ha bire tâbut taşıyoruz.

İyi de, bu “sal nakli” duruşu, Hangi vakte dek sürecek? Her idrâk malzemesi gibi, bir gün bu “naaş lâzimesi” hâl de bitiş düdüğünü çalacak.

Ne kadar farkındayız, bilinmez, ama anlı-şanlı Türk kültürü, bütün yekûnu ile karanlık dehlizlere tıkılıyor. Sözü edilen kültür, Hz. Âdem’den bugüne uzanan insanlık sermâyesinin en hatırı sayılır portföyüdür. Onun yokluğu, Cihânşümûl krizleri dâvet edecek büyüklükte bir kayıptır.

Milletlerin, bir-iki kalem hareketiyle kolay kolay yok edilemeyeceğine, başta târîh şâhittir. Lâkin, yine aynı târîhin koridorları, vazîfesini tamamlamış milletlerin lâhidleriyle doludur.

“Bir vakitler...” diye başlayan tahassür tiradları îcâd etmek yerine; elimizdeki, avucumuzdaki mâdenin kıymetini bilme, anlama cehdi vermeliyiz. Yoksa türbedârlığımıza soyunan yığınla gönüllü, alesta bekliyor...

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: