Güncel Yazılar

Büyüklerimizin bizlere daha küçük yaşlardan aktarmış oldukları cümleler aklımdan hiç çıkmaz; “Gittiğiniz yerlerde Türk izlerine bakın, Türk eserlerini arayın.” “Mezar taşları bir milletin tapu senetleridir.” Bu cümlelerin tesiri bugün dahi bir yâr-ı vefadar gibi peşimde, her gittiğim yere benimle gelmekteler...

İşte yine böyle bir ruh hâli ile hemhâl olmuş bir arkadaşımı ziyârete gittiğimiz vatan toprağımız Erdek’te buluştuk geçen yaz, Ağustos 2015. Davetli olduğumuz yerde bir gün dostlarımız ile birlikte orada medfun bulunan Seyit Gazi hazretlerini ziyaretimiz ile başladı günümüz. İşte bu yazıda size bu günü, Türk’ün içine düşmüş olduğu gaflet hâline dâir olan günü aktarmayı bir vazîfe kabul ediyorum.

“Erdek’te bir Seyit Gâzi Hazretleri varmış, O zâtı bugün ziyaret edelim” dedi arkadaşlar. Hem savaşta yer almış, savaşmış bir Türk, hem de seyit! Ne muhteşem bir zât olmalı!

Anadolu'muzu ve Balkanları Türkleştiren ve İslâmlaştıran Horasan erleri, erenleri; alperenler, alpler, dervişanlar, gâziyanlar, abladanlar, ve nice Bâciyân-ı Rum ve Ahiyân-ı Rum geldi ve geçti bu azîz topraklardan ve nice gönülleri fethettiler. Belki de Seyit Gâzi Hazretleri bu erenlerden biridir.

Sabah erken Seyit Gâzi Hazretlerine varmak üzere yola çıktık. Erdek merkeze geldiğimizde tepede olan medfuna varmak için aracımız tepeye doğru yol aldı. Ancak tam yol ortasında asfalt yol bitti ve mıcır taşlardan olan yol başlayınca şoförümüz kalan yolu yürümemiz gerektiğini bize söyledi. Araçtan inerek kalan yolu yürüdük ve Seyit Gazi’ye ulaştık. Yeşile boyanmış bir mezar, üzerinde Seyit Gazi yazısı...

 

Seyit Gazi adına, kim olduğu, nereden geldiği üzerine tek bir not ve yazıya rastlamadık ne yazık ki... Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz ve de Fâtihalarımızı ve dualarımızı gönderdiğimiz bu zât belli ki pek çok kişi tarafından ziyaret edilmiş, yarım bırakılan asfalt yola rağmen...

 

Türbenin yanı başındaki ağaç üzerinde belki de binlerce kumaş parçası adak niyetiyle ağacın dallarına bağlanmış, rüzgârda âhenkli kelebekler gibi uçuşa dursun, gözlerinizi türbenin yeşil boyalı duvarları üzerine çizilmiş resimlerden alamıyorsunuz, adaklara resimlerle devâm edilmiş; evlenmek isteyenler gelin damat resmi çizmişler, milyoner olmak isteyen paralar çizmiş, birisi araba sahibi olmak istemiş ve bir araba çizmiş... Sanırım bir kadillak idi o resim.. Dünyalık isteyenler bu türbenin taş duvarına resimler çizerek adakta bulunmuşlar...

Fatihalarımızı, dualarımızı okuyup şaşkınlık ve hayretler içerisinde bizi bekleyen aracımızıa doğru yola koyulduk. Erdek merkeze geldiğimizde kalan gün içinde fazla işimiz olmadığı için adaşım ile “haydi bugün de Erdek’teki Türk eserlerini keşfedelim, ve Seyit Gâzi Hazretleri’nin kim olduğunu öğrenelim” dedik... Adaşım, bildiklerimi doğrularcasına “Büyüklerimiz gittiğiniz yerlerdeki Türk izlerini arayın demişler” demesi ile bir tek yürek hâlinde o gün akşama kadar canla başla dolaştık, Erdek’te Türk eserleri ve izlerini aradık, Seyit Gâzi Hazretleri’ne dâir bilgi aradık.

O gün günlerden Cuma idi. Herhalde buranın yaşlıları Seyit Gâzi Hazretlerinin kim olduğuna dâir bilgi sâhibi insanlardır, böylece onlardan ne çok şey öğreniriz hevesi ile taşlar üzerine oturmuş güneşin keyfini çıkaran bir kaç dedeye sorduk. Olur ya dede bunlar, Seyit Gâzi hakkında bilgileri vardır. Lâkin dedelerimiz bizi zar zor duyarak ilk defa duydukları Seyit Gazi ismi ile bizi pek şaşırttılar... Bilmiyorlardı...

İnsanın ümidi kırılabilir ama insan pes etmez, hele bir de Ayşe adaşı gibi bir arkadaşı olursa... Haydi başka bir yol bulalım dedik.

Ayşe; “Müftülüğe gidiyoruz” dedi. Sora sora Bağdat bulunurmuş biz de onca sokaklar katettikten sonra müftülüğü bulduk ve kapılarını çaldık. Cuma dolayısı ile müftü Bey Cuma hutbesine hazırlandığı bir saatte gittiğimiz için kendisini göremedik. Ancak müftülükte görevli kişilerce ağırlandık. İlk sorumuz Seyit Gazi Hazretleri oldu, kimdi? Buradaki görevliler bize Seyit Gâzi Hazretleri’ne dâir sağlıklı bilgileri olmadığını söyleyerek yardımcı olamayacaklarını söylerken bizim de artık yavaş yavaş tansiyonumuz yükselmeye başladı. O zaman dedim, siz müftülüksünüz ve de müftü Bey şimdi bir Cuma hutbesi hazırlıyor. Sizden rica ediyoruz bir kaç Cuma Hutbesi de Erdek halkına ve bu Seyit Gâzi Hazretlerini ziyarete giden eşrafa aydınlatıcı, bilgilendirici konuşmalar yapın, yazılar yazın, gerekirse CD ler, video programları hazırlayın. Çünki dinimizde ve kültürümüzde medfunların mezarlarına resim çizerek dilekte bulunmak, ağaçlara bez bağlayarak bir dileğin yerine gelmesini beklemek yoktur, haramdır. Biz, az evvel Seyit Gazi Hazretleri’ni ziyaret ettik ve gördüğümüz manzara ile dehşete kapıldık. Siz insanları aydınlatmazsanız insanlar nasıl öğrenecekler?

Müftülük ziyaretinden ellerimiz, dimağlarımız boş olarak ama bir o kadar da azmimiz ikiye katlanmış olarak ayrıldık... Yine sokaklardan geçerek ne yapabiliriz de bir şeyler öğrenebiliriz diye düşünürken karşımıza çıkan Kaymakamlık binası karşısında adaşımla bakıştık; haydi içeri girelim, belki arşivleri vardır.

Kaymakamlık binası Erdek’in merkezinde bir yerde. İçeri girdik amma Kaymakam Bey yerlerinde yok idiler, öğlen vakti gitmişiz. Olsun dedik, biz de bir öğle yemeği yiyelim o zaman...

Geri geldiğimizde kaymakam Bey henüz gelmemişlerdi. Özel kalemi olan genç hanımın bize gösterdiği giriş bölümünde beklemeye koyulduk. Bu arada Kaymakam Bey’in özel kalemi hanım; “Ne için kaymakam Bey ile görüşmek istiyorsunuz?” sorusunu sorunca biz de başladık anlatmaya... Burada yerli turist olarak bulunuyoruz, Seyit Gâzi türbesini ziyaret ettik ama kim olduğu hakkında hiç bir bilgiye ulaşamadık. Velhasıl buradaki Türk eserleri ve Seyit Gazi hakkında bilgi sahibi olmak istiyoruz. Sizin belki de arşiviniz vardır diye düşündük” dedik. Gün içinde ardçıl şoklar halinde devâm eden Erdek keşfimiz kaymakam özel kalemi olan genç hanımın cümleleri ile en büyük sarsıntılarını yaşattı bize;

“Arşivi su bastı. Şu anda ulaşamazsınız. Erdek’te Türk eseri yok, bulamazsınız. Burada zaten eskiden Rumlar yaşamış, Türkler de Rumların hizmetçisilermiş, hiç bir eser yapmamışlar” cümleleri ile sabahtan beri çırpınışlarımız ve kaynayan kanımız beynimize sıçradı o anda...

“Afedersiniz, siz Türk müsünüz?” dedim.

“Elbette Türküm” dedi...

“Bendeniz Güneydoğu Asya’da dahi Türk izlerini bulmuş, bunları gün ışığına çıkarmış bir araştırmacı gazeteciyim ve bugün, Erdek’teki Türk izlerini de sizin gibilere rağmen bulacağım” dedim. Sesimiz yükselmiş, yan odadan ne oluyor diye gelmişlerdi... Dedim ya, artık kan beynimize sıçradı... Yâ sabır! Sekreter hanıma bir kaç tarih dersi verdikten sonra ilk öğrenimini Almanya’da görmüş ve milli değerlerinden de bîhaber yetiştirilmiş ve kaymakam sekreteri yapılmış bu biçare hanım ile konuşmaya son verip Kaymakam Beyi beklemeye koyulduk.

Kaymakam Bey nihayet geldiğinde biraz rahatladık. Çok misafirperer, genç ve vazifesine çok kısa bir süre evvel başlamış. Bize gereken bilgileri e-mesaj yolu ile ulaştırmaya çalışacağını söylediğinde biraz zihnen rahatlamış olarak Kaymakamlıktan ayrıldık.

Bu arada Türkiye’deki arşivleri neden su basar sorusunu da gün boyunca düşündük durduk...

Yine sokak araları gezimiz devâm ederken aklımıza Belediye’ye gitmek geldi. Belediye binasına vardığımızda Belediye Başkanı vazife dolayısı ile yerinde yoklardı. Yerine Belediye Başkanı yardımcısı bizleri çok misafirpervânevâri olarak karşıladılar. Ve herhalde ömrümüz oldukça bu ziyareti unutmayacağız. İlk sorumuz “Seyit Gazi Hazretleri kimdir?” oldu elbet. Bunu duyan başkan yardımcısı aslında o türbede kim olduğunun belli olmadığını, bir süre evvel orada altın arandığını ve de boş olduğunun görüldüğünü söyledi.

Konu altın olunca zülfü yâresine dokunulmuşçasına göç ettikleri Rumeli topraklarından altınlarını alamadan gelen bir yaralı zâtı teselli etmek de varmış kaderde. “Vaah! vah! gitti altınlar!” Şimdi sadede gelelim. Yani bunca insan gidip boş mezara mı resimler çizip, çaput bağlayıp adaklar adıyorlar? “Öyle, boş orası” cevabı ile peki dedik, siz Belediyesiniz, neden o tepeye çıkan yolu yarısına kadar yaptınız da yarısından sonrası öyle taşlı, engebeli kaldı? Onun da ayrı bir hikayesi vardı, yine zülfü yâre dokunduk, vazgeçtik sormaktan... Velhasıl, madem Seyit Gazi Hazretleri diye biri yok diyorsunuz, yok ise neden orada bir mezar var, var idi ise ve şimdi yok ise neden bu konu araştırılıp doğrusu bulunmuyor?

Velhâsıl kendisine Balkanlardaki öncülerimizden Saru Saltuk’un etkisinden ve büyüklerimize sâhip çıkmanın öneminden bahsetsek de seslerimiz tenekeye vurma yankısından başka bir işe yaramadı. Derken, “Peki dedik. Bizler turistiz, ben gazeteci yazarım, araştırıyorum, yazıyorum. Bize Erdek’teki Türk eserlerini görebileceğimiz bir broşür veya kitapçık veriniz, bunları görelim” dedik.

“Hay hay efendim”, derhal elimize birer turist broşürü verildi. Açtık, ve adaşımla baka kaldık! Şaşkınlığımız elimizdeki broşürde sadece dizi dizi eski Yunan eserlerinin verilmiş olması idi... Nerde kaldı Türk eserleri, hiç yok muydu? Broşüre girmeyi hak kazanacak bir Türk eseri yok muydu? “Nerde Türk eserleri?” deyince, “Sadece bunlar var” cevabını alarak Belediye Başkanlığı binasından ayrıldık. Ama sırtımızda bir çuval hüzün ile...

Erdek’te, turistler için bastırılmış broşürlerde bir tane Türk eseri yok!

Yolda çaresiz giderken Belediye Başkanlığından yapılan bir anons ile kendimize geldik; “Öğleden sonra Rum Patriği Partelemeo Erdek’e gelecek ve civarda bir adada bir konuşma yapacak”

Anladık ki Erdek’te Rumlar çok iyi çalışmışlar... Ardından bir anons daha geldi;

“Öğleden sonra bir parti düzenlenecek ve içkiler bedava” Ne enteresan bir anons, bu parti anonsu da işte Seyit Gâzi kim diye merak etmeyenlere, burada Türkler yaşamadı diyenlere ve de uyuklayan dedelere ve de bize cevap veremeyen müftülük görevlilerine olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

Çaresiz yolda giderken karşımıza çıkan bir lise

ve ara sokaklarda giderken sıvası kopmuş lisenin duvarlarının altından eski Osmanlı dönemine âit mezar taşlarının imdat edercesine feryatlarını duyurmaya çalıştıklarını gördük ve irkildik!

İşte buradalar! Ecdâd burada, üzerine sıva yapılmış, duvar taşı örülmüş, gün ışığından yerin dibine gömülmüşler âdeta!

 

Anadolu’da medeniyet kurmuş eski milletlerin eserlerini de elbette bileceğiz lâkin onları yaldızlarken Türklere ait eserlerin toprak altına gömülmesinin ve üzerlerine sıva çekilmesinin de hesabını sormalıyız! Üzülerek fotoğraflarını çektiğimiz lise duvarını geride bırakarak yola devam ederken merkeze vardık.

 

Duvarlarındaki kabartma çiçek motifleri ile âdeta Balkanlardaki Türk eserlerini andıran bir güzel cami, Hacı Ömer Camii, âdeta bize kollarını açmışçasına karşımızda duruyordu.

 

Nasıl mutlu olduk anlatamam. Derken “Mimarı kim acaba?” dedik. Teessürle yazdığım bu satırları paylaşmak zorunda olduğum için yazıyorum, bin yıllık ağlayan çeşme hakkında bilgisi olanların bir kaç yüz yıl önce yapılmış bu eserin mimarı hakkında bilgileri yoktu, cami önündeki tabelada ibadete açılış târihinin 1750 olduğu yazılı olan camlı levhada Mimar kısmı boş bırakılmıştı.

Yâ sabır!

İmam Beyi ararken sağa sola bakındık, yine üzüldük. O güzelim eserin orta yerde avlusunun üzeri plastik bir baraka oluşturularak eser ne kadar bedbaht bir hâle sokulmuş diye düşünürken

bir Bey bize yaklaştı. Genç, sempatik ve sonradan imam Bey olduğunu öğrendiğimiz bu zât bize;

“Müftülüğe giden o iki hanım siz misiniz?” diye sordu...

Ziyaretimizin yankıları olmuş demek ki!

Velhasıl, imam Bey ile güzel bir sohbet ve paylaşımdan sonra imam Bey bizi Camiin yan tarafında üzerine monte edilmiş bir kitâbeyi göstermek için pimapen yapılı kilitli bir odayı açtı. Hurda eşyaların rasgele atıldığı bu oda, eserin yapımı esnasında ilâve edilmiş kitâbeye ait kısımdı ve her nedense kilit altına alınmıştı.

 

“İmam Bey, burası bu güzel eserin en mühim bölümü, eserin kitâbesi burada, burayı neden kapattınız?” diye sorduğumuzda, “öyle yaptılar” cevabını aldık.

Bilgi nasıl olur da insana kapalı tutulur? Güzelim ecdâd yâdigârı eserlere nasıl pimapen odalar eklenir ve de izbelik olarak kullanılır?

Erdek o gün bizi çok yordu... Diyeceksiniz ki küçücük bir yer... Amma öyle değil işte, asıl bizi yoran gördüklerimiz oldu şu kısacık bir gün içinde....

Bugün Anadolu medeniyetlerini parlatıp, allayıp pullayanlar broşürler basanlar ve gün ışığına çıkaranlar acaba neden Türk eserlerini yerin dibine gömüyorlar, üzerlerini sıva ile kapatıyorlar, ya da bilgi kaynaklarına bigâne kalıyorlar?

Bu soruları her Türk’ün kendine sorması gerekir.

Neden?

Ve kim bu sıvaları çekiyor, kilitleri vuruyor?

Fotoğrafını çekmiş olduğum bu yazıların günümüz Türkçesine çevrilmesi hususunda değerli târihçimiz Turgut Güler Beyefendi kitabeleri okuma konusunda yardımlarını esirgemediler. Kendilerine teşekkürle, aktarmış olduğu notları sizlere naklediyorum.

Bismillâh deyüb dikdi âmâl-i hablullâh
İbret ile âleme bakın şu hâre gâlibullâh
Okuna Fâtihâ rûhuna ânın
Okuyub Emrullâh ibn Osmân'ın” / sene 1155 (1742-1743)
 
Notlar: âmâl: emeller / hablullâh: Allâh'ın ipi / hâr: diken / gâlibullâh: gâlib gelen Allâh'dır, gâlibiyet Allâh'ındır / Emrullâh ibn Osman: Osman'ın torunu Emrullâh / Hicrî 1155 senesi, milâdî 1742-1743 yıllarına tekâbül ediyor ve Sultan Birinci Mahmûd Hân'ın saltanat yıllarına rastlıyor.

 

Yine değerli târihçimizin naklettiğine göre burada adı geçen Osman oğlu Emrullâh, eserin bânîsi olmalıdır. Mîmârı hakkında bir mâlûmât yok. Ancak kitâbe oldukları için, çok yıpranmışlar. Bir de fotoğraf araya girince, gerçek şekline ulaşmak zor. Belki, bizzat yanına gidilse, bâzı ipuçları elde edilebilir diyor değerli târihçimiz.

Yazıları ile, varlığı ile her an bizimle olan bir büyüğümüzün, mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin, Sâmiha Annemizin sözleri geliyor aklıma;

“Anadolu medeniyetlerinin teşhirinden evvel, bin yıldır Türk vatanı olmuş bulunan Anadolu’nun Selçuklu ve Osmanlı medeniyetini yâre ve ağyâre de göstermek gerekmez miydi?”

Türk-İslam âleminin doğusu ile batısının buluşmasının anlamlı bir meyvesi olan azîz vatan toprağının evlâtlarının ecdâd yâdigârına sahip çıkması, kendi tapusunu eline almış ve yan gözle bakana da baktırmayacak bir bekâ meselesi vahametinde olduğunu acaba insanımıza hangi kelimeler ve satırlarla anlatabiliriz? Bir musibet bin nasihatten evlâdır sözünü Allah bizlere yaşatmasın duasıyla merhum Yahya Kemal’in “İthaf” manzumesinin satırlarında kayboluyoruz.

Abâ var, post var, meydanda er yok;

Horâsân erlerinden bir haber yok,

Uzun yollarda durdum hiç eser yok

Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyadan.

 

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16269332