25 Temmuz 2021

Hac, bir yere kasdetmek, büyük ve önemli bir şeyi hedef alıp ona yönelmek, kasdetmek mânâsına geliyor. Tabii bu lügâttaki umûmî mânâsı. Dînimizdeki mânâsı; belirtilmiş olan anlamda, belirtilmiş olan yerde, özel vazifeleri yaparak Beytullahı ziyâret etmektir.

  Hac ibâdeti, islam'ın beş şartından biridir. Tüm İslâm âlimleri haccın ömürde bir defa farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Delilleri;" Kitap,Sünnet ve İcmâ" dır. Şartlar elverdiği takdirde terki büyük günah, inkârı küfürdür.

Hac, bilindiği şekliyle Hz. İbrahim’e kadar uzanan bir ibâdettir. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler bize, Hz. İbrahim’in haccından, insanları hacca çağırmasından bahsetmekte, Kâbe’nin ve hac menâsikinin tarihçesine işaret etmektedir. “İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. (Hac 22/27-28)

Yapmacık bir âlemde yaşadığımız için muhabbet ve aşk dolu bir âleme her insan intikâl etmek ister. Âşıkların birleşip buluştuğu, sevgi ve muhabbetin kaynaştığı âbidlerin, âriflerin, sıddîkların, sâdıkların, muhlislerin toplandığı bir mevsim vardır,Hac mevsimi. Yaşarken bu kutlu âleme intikal etmek ve orada Allâh’ın emirlerini, Rasûlünün gösterdiği doğrultuda, gönül dolusu muhabbete erişmektir.Bunun içinde Hac mevsimi çok elverişili bir zaman dilimidir.

Muhabbet, haccın özüdür. Hac süresince yaşananlarda sevenler Sevilenle, arzu edenler arzu Edilenle, ibadet edenler İbadet Edilenle buluştuklarından dolayı, bu kutsal vazifenin gerçekleştirilmesi ile dâhili ve harici bütün hakikatler birleşmektedir. Mekke-i Mükerreme’de bulunan Allahın Evinde fiziki Kâbe, müminin kalpte bulunan Kâbe ile birleşir. Medine-i Münevvere’de bulunan Mescid-i Nebevide fiziki cennet bahçesi kalpteki manevi cennet bahçesi ile buluşur. Ve böylece müminin kalbinin özü Kâbe ile karşı karşıya gelir. Kâmil insanın vücûdu bile azâlarına hâkimiyyet sayesinde kalbindeki yüceliklerin bir tezâhür sahnesidir. Kalbi ise, Cenâb-ı Hakk’a muhabbet ve aşkının mekânı, mârifetullâh hazînesinin âdetâ ihtişamlı sarayıdır. Bunun için kâmil insanın kalbi, bir mânâda beytullâh olmuştur.

Hac mevsimi,acziyet,haşyet,marifet,muhabbet duygularının doruk noktada yaşandığı bir mevsidir. Her insan yaratılışı gereği, Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac mevsimi, kula en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibâdettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak beyaz ihramlar içinde mahşer misali Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifâde eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır. 

Gönül, Allâh’ın nazargâhıdır. İnsanların kalplerine doğan ilâhî tecellîlerde bu mevsimde başka başkadır. Geylânî Hazretleri diyor ki: Allâh’a kulluğun tam ve sahih olunca, O seni sever. Kalbindeki Allah sevgisi kuvvetlenir. Kendisine karşı sende ülfet ve ünsiyet meydana getirir. Seni kendisine yaklaştırır. Böylece her hâlükârda O’ndan râzı olursun.1 Bu, “Ben onu sevince gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum”2 gerçeğidir.

İmâm-ı Gazzâlî (r.a), şöyle buyuruyor bu konuda: “Allâh’a kavuşmaya olan iştiyâkı, kulu kavuşmanın sebeplerine teşvik edeceğinden hiç şüphe yoktur, hiç endişe yoktur.’’Aynı zamanda seven kimse, sevgisine nisbet edilen her şeyi sever. Kâbe-i Muazzama Allâhu Zülcelâl Hazretlerine nisbet edilmiş ve Allâh’ın (c.c) evi adını almıştır. Va’dedilen mükâfatlar şöyle dursun, burayı ziyâret için yalnız Allâh’a (c.c) nisbet edilmesi dahi bizler için kâfidir. İşte hac mevsiminin özü ve özelliği.

Hac mevsimi denilince hemen aklımıza Hz. İbrahim (a.s.) gelir. Bize teslimiyetin bir muhabbet işi olduğunu göstermiştir. Kalıcı, batmayan, solmayan, Baki, Hayy, Kayyum olan bir Zata âşık oldu. İlmin ebedi nurlarına âşık oldu. İbrahim Peygamber (a.s.) yok olup giden şeylere kalbini bağlamadı. Yıldızlara baktı, aya baktı, gün doğar doğmaz hepsi kayboluyorlar ve bunun üzerine dedi ki: 'Ben batan şeyleri sevmem.' Böylece Peygamberlerin atası Hz. İbrahim (a.s.), arkasından gelenlere Âlemlerin Rabbi olan Allahın İradesine kayıtsız şartsız teslimiyeti gösterdi. Onun teslimiyeti muhabbetinden, muhabbetide marifet ilminden doğmuştur. 

 Hac mevsimi denilince Hazreti Hacer annemiz  akla gelir.Hazreti Hacer annemizinin katkıları olmasaydı, Haccın vazifesi tamamlanamayacaktı. Bir anne, hayat ile ölüm arasında çölde yalnız başına bırakılmış. İsmail (a.s.)'dan başka hiçbir şeysiz ve hiç kimsesiz, elleri boş, terk edilmiş, kendisinin ve bebeğinin hayatını devam ettirebilmek için suya muhtaç bir halde, çöldeki muhabbet savaşına tek başına atıldı. Kendisi bir 'hiçlik' fakat yüksek bir niyet ve iradenin, sarsılmaz sebatın, kararlılığın, gayretin, mücadelenin, sabrın sahibiydi. Bütün gücünü kullanarak, kararlı bir şekilde amacına ulaşmak için arayış içerisindeydi, başka bir ifadeyle, aşk ateşi içerisinde hayat suyu aramaktaydı. Elleri boştu ama kaderi bu ellerdeydi, hiçbir şeyi ve hiç kimsesi yoktu ama kalbinde iman ve muhabbet vardı. Sonunda kendilerinin ve kıyamete kadar gelecek tüm Müslümanların içeceği aşk,muhabbet suyu olan “Âbı hayat”suyuna kavuştular.

Hac mevsiminde yapılan her ibâdetin bir anlamı vardır.Kâbe’nin etrâfını tavafta; Arş-ı âlâ’nın çevresinde dönüp dolaşan, onu tavâf eden mukarreb meleklere benzeyiş vardır.Hacer-i Esved’e istilâm ve el sürme, mültezeme sarılmakta; zulmettiği kişinin eteğine sarılıp af dileyen, affedilmedikçe özür dilediği kimsenin eteklerini bırakmayan, suçlu bir kimsenin ısrarı gibi, hacının, Allâh’a (c.c) kurbiyyet talebindeki temsîlî ısrârı vardır.

Safa ile Merve arasında sa’yetmek (koşmak) ise; aynen sultanın, hakkındaki müsbet veya menfî karârını bilmeyen, ama sultana hizmette sadâkatini göstermek, rahmet nazarıyla bakılmasını sağlamak için, saray bahçesinde durmadan gezinen adama benzer.

Arafat’ta vakfe ibâdetine durmak; hüccâcın kalabalığını, muhtelif dillerde seslerin yükseldiğini görmek, milletlerin kıyâmet günü Arasatta bir araya toplanmalarını, hep bir arada aynı yerde kabul veya reddedilme arasındaki endişe ve tereddütlerini hatırlatır. Kıyâmeti hatırlatmakta ise, kalbin Allâh’a (c.c) yalvarması, niyâzı, kişinin rahmete nâzil olmuş ve kurtuluşa ermişlerle birlikte haşrolunma isteği ve bu isteğin kabul edileceğini ümit etmesi vardır.

Arafat vakfesi çok önemli, şerefli ve yüce bir andır. Allâh’ın (c.c) sağanak sağanak rahmeti yağmaktadır.Cemreleri atmakta (şeytan taşlamak) esas olan ise; mücerred emre uymadır, emre itaattir. Hacı, görünüşte taşları o muayyen yere atıyorsa da, gerçekte bu taşlar ile şeytanın belini kırmakta ve şeytanı içinden atmaktadır. 

Kurban kesmek de, emre uymak ile Allâh’a kurbiyyettir. Hâl böyle olunca kurbanı iyisinden kesmeli. Zîra onun her cüz’üne karşılık kesen kişi de, her cüz’ünün cehennemden azâd olmasını diler, tazarru ve niyâzda bulunur. 

Hz. Ali (k.v)’nin rivâyet ettiği bir diğer hadiste ise şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Kurban kesiniz, kanlarıyla Allah’tan sevap isteyiniz, umunuz. Çünkü kurbanın kanı her ne kadar yere düşse de hakîkatte Allâh’ın himâyesindedir. (Tergîb ve Terhîb, c.2, s.536)

İşte bu şuur ile kurban kesilir. İbrâhim (a.s)’ın sünnetidir buyuruyor Resûlullah (s.a.v) Efendimiz. İşte bu, sünnete ittibâdır kurban kesmek.

Gazzâlî (rh.a) diyor ki; müşterek gâye uğrunda gönüller Allâh’a bağlanır, eller semâya kaldırılır, gözler tevâzu ile indirilip, hüccac hep birden rahmet dilerlerse, Allah onlardan rahmetini esirgemez. Haccın hakîkatini şöyle ifâde ediyor Veliyullâh-ı Dehlevî (rh.a):“Sâlih insanların hürmet etmek için geldikleri ve Allâh’ın zikriyle îmâr ettikleri bir yerde bulunmak, muhakkak ki nefsi temizler. Çünkü orası meleklerin gönüllerini çeker ve oraya yüce insanların ehli hayr için yaptıkları duâ kanatları gerilir. İşte böyle bir yerde bulunuldu mu, o yüce varlıkların temiz renkleri, orada bulunan kimsenin nefsinin rengine hâkim olur ve böylece o nefis de temizlenmiş olur.”

Tek kelimeyle, muhabbettir, aşktır, sevgi ve fedakârlıktır. Cismin ve nefsin dizginlerini gönül ve hisse vermektir. Âşıkları ve onların önderi İbrâhim (a.s)’ı takliddir. Allâh’ın Halîli ve Habîbi, Muhammed-i Mustafâ’ya (s.a.v) ittibâdır. Bâzen bir âşık gibi, Kâbe’nin etrafında tavaf edilir, bâzen Hacer-i Esved öpülür ve istilâm edilir (selâmlanır). Bâzen iki hedef, yâni Safâ ile Merve arasında sa’y edilir. Şefkatli bir annenin, evlâdı için koşması taklid edilir. Sonra, Terviye gününde Mina’ya, daha sonra da Arafat’a gidilir ve orada vakfeye durulur, duâ ve niyâz edilir. Müzdelife’de gecelenir, sonra tekrar Mina’ya dönülür.

Bu muhabbet ve ittibânın en parlak şekli, cemreleri atmaktır, denir. İbrâhim (a.s) ve Resûlullah (s.a.v)’in sünnetine uymak için traş olunur. İmkânı olan kurban keser, olmayan üç gün oruç tutar; vatanına dönünce de yedi gün oruç tutar, on gün oruç tutmuş olur. Ona da gücü yetmezse istiğfar eder. İşte özet olarak hac ibâdeti. Hiç değilse bu sınırlı zaman diliminde dünyâdan ilgiyi bilgiyi kesip, muhabbet ve ümitle emredileni yerine getirmek, buna çalışmaktır, hepsi bundan ibârettir.3

Hac bütün ibadetlerin sırrının özünü bünyesinde taşır. Hac mevsimi, Hakikatte dirilmek üzere hakiki ölüme bir çağrı niteliğindedir

KAYNAKLAR

1 Fethurrabbânî, s.62

2 Buhârî, Rikak,38

3 Şahver Çelikoğlu,İslamda İbadetler

Bu kategorideki Makalelerden