1 Ekim 2022
İkinci Abdülhamîd Hân zamanında Komik-i Şehîr Abdürrezzak (Abdi) Efendi, sıfatıyla mütenâsib nüktedân bir tulûat ehliydi. Sultân’ın huzûrunda icrâ-yı san’at eylerken, oyun icâbı çıkarması gereken çizme çıkmayınca:
“Memûr maaşı mısın be mübârek? Bir türlü çıkmıyorsun...”
demişti. Bu söz, Sultan Abdülhamîd ve Abdürrezzak Efendi dâhil, duyan herkesin kulağında gaf kabûlü görmüştü.

Bu kekre nüktenin sâdır oluşundan sonra, uzunca bir müddet, Abdürrezzak Efendi mesleğinden men’ edildi. Araya giren zaman ve dostlar, Pâdişâh’ın Efendi’ye bakışındaki buzları eritti ve yeniden Saray’da, Huzûr-ı Hümâyûn’da temsîle çıkmasına ruhsat verildi. Programın bitiminde Sultan Hamîd, “İhsân-ı Şâhâne” bâbında, Abdürrezzak’a bir kese gümüş mecîdiye gönderir. Abdi Efendi.
“Almam ben bu akçeleri, almam!”
diye terslenir.
“-Neden Abdi, neden almıyorsun?”
sorusuna:
“Pâdişâh’ımız Efendi’mize arz ediniz. Abdi kulunuz zerdesiz pilâv yemez!...”
cevâbını verir. Bunun üzerine Sultan Abdülhamîd, bir tabak dolusu altın gönderip Abdi’nin gönlünü alır.

Kendi rûh ve vücûd saatini hep Batı’ya kuranlar, ne zaman bahis açılsa, bizi medeniyet dâiresinin dışına koyarlar. Aynı cümleden olarak, san’at ve san’atkâr paragraflarına da, sokaktan Saray’a doğru, geniş kepçeli greyderler yürütürler. Ne kadar titremiş gönül sırçamız varsa, hiçbiri bu hafriyat kabalığından kurtulamaz.

Hâlbuki, tevâzu ile mevcûdu yok göstermenin lüzûmu da, bahânesi de bulunmuyor. Çünkü bizi barbar bilmeye azmetmişlerin indinde tevâzu, bir kibarlık ve medeniyet tavrı olmaktan çıkıyor, lekeleme, ta’n eyleme vesîlesi sayılıyor. Onlara göre san’at Batı’da, san’atkâr Batı’da, Tabiî ki, mesen (mécéne) de Batı’da.

Sultan Hamîd’in Abdi Efendi’ye gösterdiği aydınlık yüz, kasdı olanların, bunca mahâret ve manevraya rağmen karartamadığı, bizim medeniyet aynamızdır.
Devletin bekâsı, milletin vâr oluşuna bağlıdır. Ne devlet, ne de millet, otomatik yapıda bir işleyişin programına alınamaz. Çünkü ikisinin de merkezinde insan vardır. İnsanın makineye benzetilmesi, nice ülkeyi husrâna uğratmış, nice medeniyeti sönmüş yanardağ enkaazına çevirmiştir. Hadsiz tecrübe ve ibret-nümâ hâdiseden sonra, hâlâ makineleşmekte ısrâr edenlere ne demeli?

Gelenin keyfi için gidene söve söve, mâziyi dümdüz ettik. Sonra da, aynı mâzînin içinden bize yardım eli uzanmasını bekliyoruz. Hangi yüzle, hangi vicdânla?
Bırakın rengini âşikâr eden kalemleri, ağızları; Mehmed Âkif gibi akıl ve sağduyu sâhipleri bile İblis yerine koydukları Sultan Hamîd için, hayra yönelik tek kelime sarf etmemişlerdir. Türkiye’nin bugünkü altyapı mahrûmiyetini, biraz da ikinci Abdülhamîd’in uğradığı haksızlık ve tecâvüzde aramalıdır.

Abdi Efendi ile zaman ortaklığı yapan bir diğer Komik-i Şehîr Kel Hasan, Sultân’a bombalı suikast hazırlayanlara - farkında olmadan - at satmıştı. Saatli bombanın konduğu arabayı çeken atlar, Kel Hasan’ın atlarıydı. Komedinin mayasında, ister trajik bakışlar olsun, ister tecâhülî adımlar, yine insan var. Anlayana...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: