26 Eylül 2022
Turgut GÜLER

“Berber” kelimesi, Türkçeye İtalyancadan girmesine rağmen, bu coğrafyada hiç yabancılık çekmedi. “Mağrib Müslümanları” arasında, kalabalık bir “Berberî” topluluğun bulunması ve 16. asır fetihleri içine bütün Kuzey Afrika’nın sığması; saç, sakal esnâfı için kullanılan berber” sözünü, bizden yaptı. Elbette, hem etimolojik bakımdan, hem de mânâ îtibâriyle “Berberî” ile “berber” farklı mecrâların pasaportunu taşıyorlar. Lâkin Türk kültür havuzunda ikisi de aynı suya atılmış. Hattâ Hızır Hayreddin Reis’e, bütün Dünyâ bir olup verdiğimiz “Barbaros” unvânında bile, aynı “tüy” ve “kıl” motifleri öne çıkıyor.
 
Şimdilerde, târîhin içinden gelen berber salonlarının, gözü ve kulağı rahatsız eden yeni moda tabelâları var. Kapısında, camında “berber” yazan dükkânımız neredeyse kalmadı. «Aman, ha İtalyanca, ha Fransızca, ha İngilizce. Ne fark eder? Zâten hiçbiri, bizim öz dilimizin tasarrufu değil.» diyemeyiz. Çünkü aslı yabancı olsa da, her kelimenin dilde yerleşme önceliği ve millî kıyâfete bürünme kıdemliliği bulunuyor. Bu yüzden, “berber”, “kuaför”e nazaran Türkçeye daha yakındır. Soy kütüklerimizde “berber” menşe’li sıfat ve lâkapların çokluğu, “berber”in tapulu kültür malımız olduğunu da gösterir.

Eski berber dükkânlarında, meslek pîrinin anıldığı levhalar asılı olurdu:

“Her seher besmeleyle açılır dükkânımız,
Selmân-ı Fârisî’dir pîrimiz, üstâdımız.”

“Hz. Peygamber’in Berberi” diye şöhret yapmış Selmân-ı Fârisî, aynı zamanda “Selmân-ı Pâk” lâfzında da nâmını yürütmüştür. Hendek Gazâsı’nın, hendek kazılması fikri de yine bu “Pîr-i Berberân”dan çıkmıştır. Hâlâ, “berber”i İtalyan sayabilir miyiz?..     
    
“Kapağı kaldırılmamış” söz söylemek, herkesin harcı değil. Aslında, bu işin üstesinden gelmenin mümkün olmadığına dâir bir antik inanış hükmü varken, söz ve kapak arasında hangi münâsebet kurulabilir? O da ayrı mes’ele.

«Güneş altında söylenmedik söz yoktur.»  diyen hikemî ekol, farkında olmadan, cümle yeniliklerin kapısını mı kapatıyordu?

Felsefe, tasavvuf, kelâm, adı ne olursa olsun, insana düşündüklerini, hayâl ettiklerini ifâde imkânı veren her çeşit antrenman sâhası, bile bile “tekrâr”a yönelir. Çırağın, ustasını geçmek için yürüyeceği emek yolu, hep tanıdık, bildik malzemeyle döşenmiştir. Önemli olan, eskiyi kullanarak yeniye ulaşmaktır. Bu usûlü, en sağlam protokole bağlayan söz vâdisi, herhâlde “dîvân şiiri”dir.

“Yeni”  kabûlü görmüş cevhere imzâ atan şâir, bu pek fahredilecek hâlden koltuk kabartır.

Şeyhülislâm Yahyâ’nın şu beyitinde; kapağı kaldırılarak içindeki “cin” i çıkarılmış “sühân lâmbası”, ne güzel anlatılıyor: 
«Niçün ebkâr-ı me’ânî beslemez erbâb-ı nazm
Yoksa, Yahyâ gibi üstâd-ı sühân-perver mi yok?»

Bâkir söz îcâdını, beslemek fiili ile yan yana koyan Yahyâ Efendi, kelâmın gıdâsını keşfetmenin keyfi içinde, rakîblerine meydân okuyor. Yahyâ misilli üstâda duyulan ihtiyaç, idrâk edilen her sâniye biraz daha artıyor.
 
Almanca  “Haymatlos=heimatlos” sözü, milletlerarası hukuk diline girerek, hemen her gelişmiş lisanda yer bulmuştur. Yurtsuz, hiçbir devletin vatandaşı olmayan insanlar için kullanılan bu tâbir; kimsesizliğin, bî-kesliğin ulaşabileceği en beynelmilel durum gibi görünüyor. “Dünyâ vatandaşlığı” hayâlini kuranların bile katlanamayacağı cinsten bir sâhipsizlik, haymatlosların loş ışıkta akseden silüeti.

Şeyh Bedreddin’den Karl Marks’a, Hasan Sabbâh’dan Lenin’e uzanan, târîh içinde değişik sıfatlarla anılmasına rağmen, “proleter=prolétaire” etiketini pek seven bu Dünyâ nîmetlerini eşit paylaşma ütopyası, her seferinde yeni hâkim sınıf doğurmadı mı? Milovan Djilas’ın isyânı, hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. “Proleterya=prolétariat”, gûyâ çalışanların hâkimiyetini esas alıyordu. Uygulama sonunda anlaşıldı ki, hakkı gasp edilenlerin vaziyetinde değil, isminde değişiklik olmuş. Yâni, “doğru”, çağlar boyunca insanlıktan hep kaçırılmış.
 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: