18 Eylül 2021
Şahver ÇELİKOĞLU

Dünyâ hayâtı hiç şüphesiz, zamânı çok hızlı geçen, ciddî ve çetin bir imtihandır. Burada bizim, her şeyden önde ve en önce gâyemiz, O,bizi yaşatan, yaratan ve ahirette hesâba çekecek, sonuçta mükâfaatlandıracak veyâ cezalandıracak olan yüce Rabbimizin sevgi ve rızâsını kazanmak olmalıdır.

Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmanın tek çıkar yolu ise, en sonuncu, en doğru, en hakikî din olan İslâm’dır. Diğer yollar ve dinler, ya yanlış, bâtıl ve bozuk; ya da devri geçmiş, mer’iyetten kalkmış ve geçersiz olduğundan; dünyâ ve âhiret saadeti isteyen herkesin, hayâtını mutlakâ ve mutlaka İslâm’ın emirlerini uygulayıp, yasaklarından kaçınarak geçirmesi gerekiyor. Kâfirlerin iki cihanda halleri perişan, âkibetleri hüsrandır; ancak ve sâdece mü’minler felâh bulacak, Allâh’a en mutî insan ve dînin ahkâmını en iyi uygulayan müslüman, kıyâmet günü en sevgili ve en makbul kul olacaktır.
İslâm dîninin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır. O, insanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem rûhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünyâ işlerini düzenler, hem âhiret saadetini sağlar; hem ferdi korur, hem âileyi kurtarır; hem de cemiyete, devlete dirlik ve kuvvet kazandırır. Güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür; kadını himâye eder, erkeği yüceltir; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır.

Ne kusursuz, ne tam ne hârika, ne şâhâne nizamdır, İslâm. İslâm, her çağın ve özellikle şu hasta asrın şifâsı; tüm maddî ve mânevî, ferdî ve içtimâî dertlerin devâsı; akılların gıdâsı, gönüllerin safâsı; karanlık gecelerin nurlu sabâhı, ölümlü dünyânın ab-ı hayâtıdır.

Fakat bir de, “Tasavvuf” denilen çok sevimli ve çok önemli bir şer’î ilim vardır ki, o olmadan îmânın tadını duyarak yaşamak; İslâm'ın özünü, içyapısını, rûhunu, mâhiyetini, inceliklerini, esrârını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için, hemen hemen imkânsız gibidir.

Çünkü “Tasavvuf” Kur’ân ahlâkıdır. Resûlullâh’ın (s.a.v) derûnî, ahvâli ve hâlâtı, şerîatın ince âdâbıdır. Tasavvuf, bencillik değil, diğerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir; lâf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samîmiyet, ihlâs ve hikmettir; kalb temizliği, irfan yüceliği ve amel-i sâlih üreticiliğidir; kıyl u kâl değil, güzel hâldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nûr, gönüllere sürûrdur.

Tasavvuf deliyi velî yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalbliyi gözü yaşlı eder; şaşkını gâfili, zulümâttan nûra çıkarır; deryâda çırpınanı sâhil-i selâmete ulaştırır; câhili eğitir, mârifet hazînesi eder. Çölü, çorağı irfan pınarıyla sular ,yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır;.kişiyi halka makbûl ve mergûb, Hakk’a mahbûb eder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahmân’ın huzûruna lâyık eyler, iltifâtına ulaştırır.

Tasavvufla samanlık seyran, daracık yerler âdetâ meydan olur. Tasavvufla gaflet ve körlük izâle edilir, Mü’minin basîret gözü açılır; dünyâ sevgisiyle harâbe hâline gelen kalbler, Allah aşkına mâmûr olur; mânevi zulmetler dağılır, insanın içi dışı pürnûr olur; mü’mine zindan olan şu köhne cihan, gerçek bir gülistan hâline gelir. Tasavvuf dînimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gâye olan insan-ı kâmil olmanın yolu ve yöntemidir.

Özetle tasavvuf, tüm devirlerde olduğu gibi, hattâ onlardan da fazla 20. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhî yolu ve anahtarıdır.

Tasavvufun raptedileceği âyet ve hadîslerden aklınıza gelenlerin bir kaçını ricâ edebilir miyim? deyen Akif İnan merhûma Es’ad Coşan (k.s) Hoca efendimizin verdikleri cevap:
Ne yaparsak, Allah bizi sever? Ne yaparsak, bizde olması gereken “muhabbetullah” (Allah sevgisi) hâsıl olur? İşte tasavvufun, bence iştigal sahası bu. Bu ölçüler içinde düşündüğümüz zaman, İslâm tasavvufu İslâm'ın özüdür, rûhudur. Menşe-i, Kur'ân-ı Kerim ve hadîs-i şerîfler ve Hz.Peygamber (s.a.v) ile ashâbının hayat tarzlarıdır.

Tasavvufun bu gâyeleri ile ilgili delilleri, Kur'ân-ı Kerîm’den, hatırladığım kadarıyla, şöyle sıralayabilirim:
“Ben, insanları ve cinleri, ancak bana (kulluk) ibâdet etsinler diye yarattım”.(Zâriyât,51/56)
“ O Allah ki, hanginiz daha iyi amel işleyecek, diye size bu hayâtı bahşeden, ölümü ve hayâtı yaratan.” (Mülk,67/2)
“Allâh’ı unutanlardan olmayınız, unutanlar gibi olmayınız...” (Haşr,59/19)

“Allâh'ı unutanlar gibi olmayınız” diye bir yasaklama ve tenbih var âyet-i kerimede. Demek ki kişinin aslî vazîfesi, bu tasvirlerden anlaşılıyor ki, Allâh'ı bilmek ve O’na hakkıyla kulluk etmek, Kur'ân-ı Kerîm, bize bunu çok açık gösteriyor.

Allâh’ı unutmamak, dâimâ hatırda tutmak, işte bunu sağlamak için Kur'ân-ı Kerîm'in tavsiyeleri var: “Sabah- akşam Allâh'ın ismini yâd-et, an” “Allâh'ı çok anınız ve O’nu sabah-akşam tesbih eyleyiniz.” (Ahzâb,33/41-42)

Bu gibi âyetleri, Allâh'ın sürekli hatırlanması, unutulmaması ismiyle ve varlığıyla zihinlerde canlı tutulması gibi emirleri tasavvufun “mârifetullah gâyesini” menşeî ve kaynağı olarak görmeğe mecbûruz, o halde Allâh'ı unutmamak, hatırda tutmak, “zikretmek” farzlardan biridir.

O’nun üzerinde düşünüp o hususta bilgi (mârifet) sâhibi olmak, âyet-i kerîmelerde emredilmiştir. Bu âyet-i kerîmeler tasavvufun Kur’ân’daki kaynaklarıdır. Bir başka âyet-i kerîmede de buyruluyor ki:
“Allah'tan nasıl korkmak lâzımsa o şekilde korkunuz, çekininiz ve ancak müslüman olarak ölünüz.” (Âl-i İmrân,3/102) Bu gibi âyet-i kerîmeler, Allâh'a karşı kulun cehdini, O’nu bilmek ve O’na ubûdiyyet etmek hususundaki cehdini ifâde eden emirlerdir. Ve tasavvufun özetlediğim gâyelerinden bir tânesine işârettir, bunlar.

Diğer gâyesi olan “tezkiye-i nefs” konusunda, Kur'ân'ın içindeki bütün ahlâka dâir âyetler kaynaktır. Yalan söylemeyin, ölçüyü tartıyı eksik tartmayın, birbirinizi öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sabredicilerden olun, sebat gösterin, takvâ ehli olun... gibi.

Meselâ “Ey îmân edenler, Allah'tan korkunuz, sakınınız çekininiz, takvâ ehli olunuz ve kişi şimdiden o tarafa ne gönderdiğine baksın.” (Haşr,59/18) . Bu ifâdenin altında, amel-i sâlihe teşvik vardır. Allâh'dan korkun da yârın işinize yarayacak sâlih amel işleyin, demektir. Ve görülüyor ki, takvâ tavsiye ediliyor. Sabır ve ahlâkî diğer hususlar tavsiye ediliyor. Ve diğer bir âyet-i kerîmede de:
“Kim nefsini temizleyebilmişse, tezkiye edebilmişse o felâh bulmuştur. Kim ki bu işi başaramamışsa o da hüsrâna uğramıştır. Çok pişmanlık duyacak bir duruma düşmüştür.” (Şems,91/9-10) buyrularak, kalbi, bâtını temizlemenin ehemmiyeti anlatılıyor.

Demek ki, insanın nefsini terbiye etmesi lâzım. Ahlâkını güzelleştirmesi lâzım ve hayâtın gâyesi olarak bildirilen, “Allâh’ı bilme”si ve O’na güzel kulluk gayretinde bulunması lâzım. İşte bunlar ve sayısız hadîs-i şerîfler, meselâ çok meşhur olan: “Küçük cihaddan geldiniz, büyük cihad sizi bekliyor...” şeklindeki “kişinin nefsiyle çarpışmasını” büyük cihad olarak anlatan, nefis arzularına karşı çıkmak gerektiğini, onu dizginlemek, frenlemek gerektiğini anlatan hadîsler gibi... deliller, tasavvufun İslâmî temele dayalı olduğunu açıkça göstermektedir.

Bizzat tasavvufu anlatan mutasavvuflar vardır. Bunlar, bir noktaya özellikle parmak basarlar: “Tasavvuf söz değil, hâldir” derler. Bu ifâde gereğince, tasavvuf bir “hâl” olunca, adı olsun olmasın, o “hâl” tâ Hz. Peygamber (s.a.v) zamânında ashâb-ı kiramda mevcuttur. Hz. Peygamber (s.a.v), hayâtı boyunca, tevâzu ile ibâdete düşkünlüğü ile hâdiseler karşısında davranışlarıyla bu hayat tarzının en güzel örneğiydi. (M.Es’ad Coşan. Tasavvufa giriş. S.51-61)

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden