25 Haziran 2022
Turgut GÜLER

Türk Cihân Nizâmı’nı, kap-kaç vukuâtından ayrı tutmak lâzım. Orada “doğru”, her dâim göz önünde ve uçmaya hazır “hümâ” kuşu çevikliğinde durmuştur. Bu doğruya, Türk’ün ufuk çizgisinde “tuğra”denmiş.

Dîvânü Lügâti’t-Türk, “tuğra” kelimesinin aslının “tuğrağ”dan geldiğini ve onun Oğuz hânlarının nişânı olduğunu kaydediyor. Aynı tâbir, Uygur Türkçesinde “tuğrı=tuğru” ve Çağatay, Kazan vb.lerinin Türkçelerinde “toğru=doğru” şekillerinde kullanılıyordu. “Kendisiyle doğrulanan” mânâsındaki “tuğra”, estetik zirveye, elbette Osmanlı Cihân Devleti’nde ulaştı.

“Tuğra”nın Arabî karşılığı “tevki”dir. Şemseddin Sâmî’nin Kâmûs-ı Türkî’sinde bu kelime hakkında: «Bir şeyi vâki’ ettirmek mânâsınadır ki, bu münâsebetle tesir mânâsına kullanılır ve bu münâsebetle berât, menşûr ve mektûb gibi şeylere yazılan nişâna denir.» ifâdesi yer alıyor. Yine Kâmûs, bu kelimeyi “vukû” kökünden getirmekte ve bunun: «Yağmurun yağması, kuşun konması gibi, yukarıdan aşağıya inme mânâsına» geldiğini belirtmektedir. “Tevki”de ayrıca “şiddetle çarpma ve iz bırakma” hassaları da bulunmaktadır.

Farsçada “tuğra”ya tekâbül eden “nişân” ise, “nişânden=konmak, oturmak” masdarından gelmekte ve iz bırakma, bir işâret, alâmet dikme mânâsı kazanmaktadır. Osmanlı yazı dilinde, zaman zaman “tuğra” yerine “nişân-ı şerîf” sözü kullanılmıştır.

“Tuğra, tevki’ ve nişân”ın müşterek ifâde yükü ise: “Yukarıdan aşağıya inme, buyurma ve bunu anlatan, doğrulayan, tasdîk eden iz, işâret” tarzında heybeye girmektedir.

Yavuz Sultan Selîm’in İran Seferi’ne çıkarken Şâh İsmâil’e gönderdiği ve altına tuğrasını bastığı “nâme”sini:

            “Fermân-ı bî-emân ile kalkan hümâ gibi

            Tuğrâlu nâme gitdi Kızılbaş Şâhı’na.”

diye mısrâlarına aktaran Yahyâ Kemâl; “tuğra”nın, daha başka bir söyleyişle, doğru”nun saltanatını anlatıyordu.

Çekilen sıkıntıların ve milletçe katlanılan mezelletin görünüşdeki eften-püften sebepleri kimseyi aldatmasın. O, Cihân’a “tuğra” gönderdiğimiz demlerin, bizimle berâber, yanımızda olanları da meftûn eden tadı, vicdân ve gönüllerde hâlâ duruyor.

"Tuğra”yı, bir şekilden ibâret sananlarla varılacak yer, olsa olsa, haymatlos tüneğidir. Hâlbuki şâirin “hümâ kalkışı” derken kastettiği daha insânî ve ahlâkî, aynı zamanda ufuklara sığmayacak genişlikte bir Türk idrâki var. Bunu, haymatloslara anlatmak mümkün mü?

Işığın etrâfında döne döne ömrünü tamamlayan pervâne kelebekleri, belli ki, ateşin her türlü görünüşüne sevdâlılar. Bu zâhirî fotoğrafa bakıp, o günâhsız böcekleri Zerdüşt’ün mürîdi saymak bile mümkün. İçlerindeki aşkın harâretini fark edebilselerdi, pervâneler ateşe de, ışığa da pek pey sürmezlerdi. Şeyhülislâm Yahyâ aynı hâli:

             “Niçün pervâne dâim yanmağa âteş arar, turmaz?

              Tutuşmaz mı derûnı âteşinden âşık-ı şeydâ”

diyerek, pervânelerle berâber kendinde de görüyor.

 Bütün mes’ele, “derûn”un tutuşup tutuşmamasından ibârettir. Ne var ki, bahsedilen kıvılcımlanma işi, ham-ervâhlara göre değildir. Müftü Efendi, o fiilin mekânına, yâni “derûn ocağı”nın karşısına, “âşık-ı şeydâ”yı bağdaş kurar vaziyette oturtmuştur.

Pervâneye “dîvâne” yakıştırması yapanların indinde, aşkın meczûb eylediği, nereye konabilir?

Etrâfımızı saran katı, mânâsız, soğuk, boş, maddeci muhîtte, “moda” fikirlerin çevresinde fırdolayı kanat çırparak “âşık-ı şeydâ”dan bahsedilebilir mi?

Üzümden, dileyenin pekmez, dileyenin şarap yapması gibi, meşrebi neyi hazmediyorsa, insan onu kendine yakıştırıyor. Yine Şeyhülislâm Yahyâ, bir pazarlama fetvâsı sayılacak beytinde, mezar toprağını görücüye çıkarıyor:

             “Tûtiyâdan toprağım vakt ola tercîh ederler.

              Rindler sâgar düzüb, zühhâd tesbîh ederler.”

(Burada ‘tûtiyâ’ sözü ile sürme yapımında kullanılan özel bir mâden kastediliyor.)

“İnsan Denen Meçhûl”ü, Alexis Carrel’den üç asır önce fark eden bir şâirimiz var. Ne kadar iftihâr etsek, yeridir. Lâkin sokak ve çarşılar, “Şeyhülislâm Yahyâ da kim ola?” diyen anketörlerle dolu.         

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: