3 Ekim 2022
Turgut GÜLER

Ahmed Bedevî Kuran’ın, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılâb Hareketleri ve Millî Mücâdele” adındaki hacimli eserinde, Türkiye’de kurulan ilk resmî matbaadan bahisle şöyle deniyor: “Said Efendi ile müteferrikalardan İbrâhim Ağa, Fransa’nın sanâyideki terakkîyâtını tedkîk etdikleri sırada, tabı’ makineleri dikkatlerini celbeylemişdi. İstanbul’a avdetlerinde Dâmâd İbrâhim Paşa’dan kendilerine matbaa kurulması müsaadesini istemişlerdir. İbrâhim Paşa, istidâlarını Meşîhat’e şöyle bir kayıtla havâle etmişdi: ‘Basma san’atinde mahâret iddiâ eden zeyd, te’lif olunan kitabların hurûf ve kelimâtının sûretlerini bir kalıba nakşedib evrâk üzerine basmakla ol kitabların misillerini tahsîl ederim dese, zeydin bu vechile amel etmesine şer’an ruhsat var mıdır?’

Buna cevâben Şeyhü’l-İslâm Abdullah Efendi, müsaade husûsunda şöyle bir fetvâ vermiştir:’Basma san’atinde mahâreti olan bir kimsenin, müsahhah kitabın hurûf ve kelimâtını sahîhan nakşetmesi, umûr-ı müstahsenedendir.’
....

İbrâhim Müteferrika, Macaristan’ın Kolojvar şehrinde doğmuştu. Bilâhare İslâm olmuş ve İbrâhim ismini almıştır. Yattığı yer, Kasımpaşa’da İdris Muhtefî’nin kabri yakınındadır.”

Matbaa, şüphesiz çok mühim bir teknolojik vâsıtadır. Kalkınma hamleleri arasında, onun bir sembol tarzında ele alınmasını da yadırgamamalı.

Ancak, Said Efendi ile Müteferrika’nın bu tasavvurları, zamân îtibâriyle “Lâle Devri” dediğimiz döneme rastlıyor. Yâni, 18. asrın ilk yarısı. 1828’de karşımıza çıkacak elektrik motoru, o sırada henüz insan hayâtına girmemişti. Sâdece bizdeki değil, bütün Dünyâ’nın matbaaları, el ve kol kuvveti ile çalışıyordu. Aynı usûlle iş gören teksîr makinelerine, kayda değer bir üstünlüğü bulunmayan bu primitif matbaayı, çok da fazla büyütmemek lâzım.

Mes’elenin diğer mühim tarafı, kitap çoğaltma husûsunda bizim yaşadığımız herhangi bir müşkilâtın bulunmayışı idi. Pek bol ve iyi yetişmiş hattât ordusu, başta İstanbul olmak üzere, Türk Devleti’nin kültür ve bürokrasi muhîtlerinde iş başındaydı. Üstelik bunların hem hızı, hem de san’atkârâne stilleri, bahsedilen ilk matbaadan kat kat yukarıdaki seviyenin tercîh sebepleriydi.

Osmanlı İdâresi’nin, bu baskı âletini, resmî sıfatla geç getirmesini, hak edilmeyen uygunsuz ithamlara bağlamak, en azından “doğru”dan kaçmak olur.

Hat san’atını ve hattât zümresini koruyan bir devlet, Batı kriterlerine göre, pek çok yüceltici cümleyi kendisine çekmeli değil midir? Oysa sırf bu “matbaa ” başlığı altında, önüne gelen, Osmanlı’ya çamur atıyor.

Bâzen, teknolojiyi insanın kalbine koymak, hiç hesapta olmayan krizleri tetikliyor. 21. asırda görülen organik gıdâ temini telâşı, Lâle Devri hattâtlarına gösterilen devlet saygısını hatırlatmıyor mu?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: