8 Ağustos 2022
Turgut GÜLER

Bir zamanlar pek moda olan devlet etiketleri vardı. Halk Cumhûriyeti, Demokratik Halk Cumhûriyeti gibi cilâlı, hattâ şeddeli cilâlı kelime yığınları, okuyanda ve dinleyende hayret ülkesinin kapılarını çalma arzûsu uyandırırdı. Cumhûr, halk demekse, Halk Cumhûriyeti ne mânâya geliyor? Halk kere halk mı denmek isteniyor? Peki, cumhûriyet mefhûmunda demokrasi yok mu? Olmaz olur mu? Demokrasi, cumhûriyetin Yunancası. Demek ki, Demokratik Halk Cumhûriyeti sözünde, arka arkaya üç def’â halk kelimesi tekrarlanıyor. Yâni, halk üzeri üç veyâ halk küp formülü veriliyor.

Bütün bu lâf kalabalıkları, aslında ayıp örtme, kabâhat gizleme operasyonundan başka bir şey değil. Normal ve insanı merkeze alan ölçüler içindeki bir rejim, taşıdığı etiketle ağırlık, ciddîyet kazanmaz. Aksine, ona ciddî sıfatını verecek olan, insana yönelik uygulamalarıdır.

Dünyâ’nın yakın geçmişinde, Demirperdeliler familyasına dâhil nice devlet, bu kat kat halklanmış isimlerle anılıyordu. Lâkin en tabiî ve mâsûm insan haklarının yamyassı edilip demirden perdelere yapıştırıldığı yerler de, hep bu “halk”a iştâhlı ülkelerdi.

Görmeyenlere eskiden âmâ deniyordu. Şimdi, kör sözü de bitpazarına gönderildi. Artık moda tâbir, “görme engelli”. Aynı metodla sağıra da “işitme engelli” sıfatı yakıştırılıyor. Şakayla karışık olarak, kel yerine “tarama engelli” takılması, tebessümlere sebep oluyor.

Anatomik ârıza dolayısıyla gözün göremez hâle gelmesi, tıbbî körlüğün târifi. Fakat esas körlük kalb, beyin ve gönülde meydâna gelen körlüktür. Zîrâ gözü görmeyen nice insan, görenlere parmak ısırtacak iş ve eserlerin altına imzâ atarken, gördüğü zannedilen sayıya gelmez çoklukta beşer yığını, bakar kör durumundadır.

Göz rahatsızlıkları; yakını, uzağı görememek, renkleri ayırt edememek vs. şeklinde sıralanıyor. Bütün Dünyâ’da büyük devlet adamı sıfatına lâyık görülen ve saygı duyulacak mevkilere oturtulan insanların, şahsî özelliklerindeki farklılık ve zıtlıklara rağmen, bir ortak yanları vardır: Uzak görüşlülük... Bu vasfa sâhip olmayana, büyük devlet adamı denmiyor.

Uzak görüşlü olmanın, standart ve komprime bir formülü yok. Muhtelif yollardan bu ana caddeye çıkmak mümkün. Fakat geçmişini iyi bilmeyenler, târîhinin analizini yapamayanlar, uzağı görme hassasına da sâhip olamıyorlar. Yahyâ Kemâl’in:
Ne harâbî, ne harâbâtîyim,
Kökü mâzîde olam âtîyim.

mısrâlarına sığdırdığı mânâ, uzak görüşlülüğün en güzel târiflerinden biri.

İslâm imiş devlete pây-ı-bend-i terakkî
Evvel yoğ idi, işbu rivâyet yeni çıktı.
diyen Ziyâ Paşa; İslâmı, ilerlemenin önünde görenlere sesleniyordu. Tanzîmât döneminin asrîlerine söylenen bu söz, bugünün ölçü veyâ ölçüsüzlükleri yanında ne kadar mâsum ve hafif kalıyor.

Tanzîmât hareketinin hükümdârı olan Sultan Abdülmecîd, günümüzün kozmopolitlik bezirgânları yanında ne kadar Müslümanca tavırlar içindedir. Fâtih semtindeki Hırka-i Şerîf ve Ortaköy’deki Mecîdiye (Ortaköy) câmilerini yaptıran bu Pâdişâh, aynı zamanda da Halîfe-i Rûy-ı Zemîn’dir.

Taşıdığı hürriyetperver fikirler ve kaleme aldığı bâzı yazılar dolayısıyla, Batıcı çevrelerce sembol isimler arasına konan Ziyâ Paşa, devletin ilerlemesine İslâmın engel olduğunu söyleyenlere karşı çıkacak kadar vicdân ve insâf sâhibidir. İslâma rağmen ilerleyeceğimizi zannedenlerin şerrinden Allâh’a sığınırız.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: