Güncel Yazılar
Turgut GÜLER

Kâtib Çelebî’nin naklettiği Arap atasözü: “Kellimün nâs alâ kadri ukûlûhum.” diyor. Yâni: “İnsanlar, akılları derecesinde konuşurlar.” Fuzûlî de, aynı kanaati paylaşanlardan. “Selâm verdim, rüşvet değildir deyû almadılar.” cümlesiyle başlayan meşhûr Şikâyetnâme’sinde, sosyal yaraların en onulmazına atıf yapıyor.

Hikâye mâlûm. Kaanûnî Sultan Süleymân’ın Hicrî 940, Milâdî 1534 yılında düzenlediği ve “Irakeyn Seferi” diye bilinen askerî harekât içinde, Bağdad’ın fethi de vardır. Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’den 479 yıl sonra Bağdad, ikinci bir Türk fâtihle karşılaşmıştır. Tabiî ki, bu fetih işi, sâdece siyâsî mânâ taşımaktadır. Yoksa Bağdad ve çevresinde Türklerin yaşamaya başlaması, tâ 8. yüzyıla, Abbâsîler dönemine kadar uzanıyor. Bağdad yakınlarında kurulan Samerra ordugâh şehri, Abbâsî hizmetindeki Türk askerlerine hasredilmişti.

Neyse, Kaanûnî 1534’de Bağdad’a girdiğinde, şehirde hatırı sayılır bir Türk nüfûs yaşıyordu. Bunlardan biri de, şâir Fuzûlî idi. Fuzûlî’nin şöhreti, daha Kaanûnî buraya gelmeden, bütün Türk-İslâm Dünyâsı’na yayılmıştı. Adının bilinme sâhası ne kadar zenginse, büyük şâirin bütçesi o kadar fakirdi. Zarûret içinde yaşıyordu. Belki de, şiirdeki kutuplara doğru seyâhatinin itici gücü, bu fukarâlığı idi.

Kendisi de “Muhibbî” mahlâsı ile dîvân hacminde şiirler yazan Kaanûnî, Bağdad’da bulunduğu günlerde, Fuzûlî ile tanışmak ister. Muhibbî ile Fuzûlî’nin karşılaşması pek şâirâne olur. Karşılıklı, birbirlerinden mısrâlar okurlar. Hattâ Fuzûlî, Osmanlı Hükümdârı’nın Bağdad’a girişine:
“Geldi Burc-ı Evliyâ’ya Pâdişâh-ı nâmdâr” târîhini düşürür. Bu mısrâın ebcedle karşılığı 940’dır.

Bu müşâarenin bir hâtırâsı olmak üzere, Kaanûnî, maddî sıkıntı çektiğini öğrendiği Fuzûlî’ye Bağdad Vakıflar İdâresi’nden ödenmesini fermân ettiği bir maaş bağlar.

Pâdişâh Bağdad’da iken maaşını almayı saygısızlık ve görgüsüzlük addeden Fuzûlî, Cihân Sultânı’nın Istanbul’a azîmetinden sonra Vakıf İdâresi’ne gittiğinde, başına kaynar sular dökülür. Zîrâ, buradaki memûrlar, Pâdişâh fermânına rağmen, şâirin maaşını ödemek için rüşvet istemektedirler. Rüşveti vermeyen, maaşını da alamayan Fuzûlî, karşılaştığı sevimsiz durumu, mektup şeklinde kâğıda döker ve vakıfların bağlı bulunduğu Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebî’ye gönderir.

Her şeyden önce, Fuzûlî’nin kaleminden çıkan diğer kelime yekûnu gibi, bu mektup da bir edebî şâheserdir. İşin o tarafı, kalemi tutan elin ve o ele hükmeden beynin kaabiliyetiyle ilgilidir. Fakat mes’elenin bir de sosyal yönü vardır. Kaanûnî devri, pek çok bakımdan zirveyi göstermesine rağmen, rüşvet gibi bünye oyucu birtakım mazarrat da bu devirde görülmeye başlanmıştır.

Cenab Şahâbeddin’in Tiryâkî Sözleri’ndeki şu cümle, bu duruma pek uygun düşmektedir: “Yüksek tepelerde kartal da, yılan da bulunur. Biri oraya uçarak, diğeri ise sürünerek gelmiştir.”

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

17370998