17 Ağustos 2022
Turgut GÜLER

Kâtib Çelebî’nin naklettiği Arap atasözü: “Kellimün nâs alâ kadri ukûlûhum.” diyor. Yâni: “İnsanlar, akılları derecesinde konuşurlar.” Fuzûlî de, aynı kanaati paylaşanlardan. “Selâm verdim, rüşvet değildir deyû almadılar.” cümlesiyle başlayan meşhûr Şikâyetnâme’sinde, sosyal yaraların en onulmazına atıf yapıyor.

Hikâye mâlûm. Kaanûnî Sultan Süleymân’ın Hicrî 940, Milâdî 1534 yılında düzenlediği ve “Irakeyn Seferi” diye bilinen askerî harekât içinde, Bağdad’ın fethi de vardır. Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’den 479 yıl sonra Bağdad, ikinci bir Türk fâtihle karşılaşmıştır. Tabiî ki, bu fetih işi, sâdece siyâsî mânâ taşımaktadır. Yoksa Bağdad ve çevresinde Türklerin yaşamaya başlaması, tâ 8. yüzyıla, Abbâsîler dönemine kadar uzanıyor. Bağdad yakınlarında kurulan Samerra ordugâh şehri, Abbâsî hizmetindeki Türk askerlerine hasredilmişti.

Neyse, Kaanûnî 1534’de Bağdad’a girdiğinde, şehirde hatırı sayılır bir Türk nüfûs yaşıyordu. Bunlardan biri de, şâir Fuzûlî idi. Fuzûlî’nin şöhreti, daha Kaanûnî buraya gelmeden, bütün Türk-İslâm Dünyâsı’na yayılmıştı. Adının bilinme sâhası ne kadar zenginse, büyük şâirin bütçesi o kadar fakirdi. Zarûret içinde yaşıyordu. Belki de, şiirdeki kutuplara doğru seyâhatinin itici gücü, bu fukarâlığı idi.

Kendisi de “Muhibbî” mahlâsı ile dîvân hacminde şiirler yazan Kaanûnî, Bağdad’da bulunduğu günlerde, Fuzûlî ile tanışmak ister. Muhibbî ile Fuzûlî’nin karşılaşması pek şâirâne olur. Karşılıklı, birbirlerinden mısrâlar okurlar. Hattâ Fuzûlî, Osmanlı Hükümdârı’nın Bağdad’a girişine:
“Geldi Burc-ı Evliyâ’ya Pâdişâh-ı nâmdâr” târîhini düşürür. Bu mısrâın ebcedle karşılığı 940’dır.

Bu müşâarenin bir hâtırâsı olmak üzere, Kaanûnî, maddî sıkıntı çektiğini öğrendiği Fuzûlî’ye Bağdad Vakıflar İdâresi’nden ödenmesini fermân ettiği bir maaş bağlar.

Pâdişâh Bağdad’da iken maaşını almayı saygısızlık ve görgüsüzlük addeden Fuzûlî, Cihân Sultânı’nın Istanbul’a azîmetinden sonra Vakıf İdâresi’ne gittiğinde, başına kaynar sular dökülür. Zîrâ, buradaki memûrlar, Pâdişâh fermânına rağmen, şâirin maaşını ödemek için rüşvet istemektedirler. Rüşveti vermeyen, maaşını da alamayan Fuzûlî, karşılaştığı sevimsiz durumu, mektup şeklinde kâğıda döker ve vakıfların bağlı bulunduğu Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebî’ye gönderir.

Her şeyden önce, Fuzûlî’nin kaleminden çıkan diğer kelime yekûnu gibi, bu mektup da bir edebî şâheserdir. İşin o tarafı, kalemi tutan elin ve o ele hükmeden beynin kaabiliyetiyle ilgilidir. Fakat mes’elenin bir de sosyal yönü vardır. Kaanûnî devri, pek çok bakımdan zirveyi göstermesine rağmen, rüşvet gibi bünye oyucu birtakım mazarrat da bu devirde görülmeye başlanmıştır.

Cenab Şahâbeddin’in Tiryâkî Sözleri’ndeki şu cümle, bu duruma pek uygun düşmektedir: “Yüksek tepelerde kartal da, yılan da bulunur. Biri oraya uçarak, diğeri ise sürünerek gelmiştir.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: