30 Kasım 2022
Turgut GÜLER

İltifat etmek, ustalık ve incelik isteyen bir fiil. Çünkü hafif âyâr kayması, artıda ve ekside mültefit ilâveleri getirir. Yardakçı, dalkavuk, yalaka gibi nâ-hoş sıfatlara kapı aralar.

İltifâtın yöneldiği şahsın, duruşundaki renk şeridine bakarak, bunu ne derecede hak edip etmediğini anlayabilirsiniz. Mütevâzı bir âdemoğlunun, iltifat mârifetiyle şişecek koltuğu ve genişleyecek ağzı olmaz. Zîrâ tevâzu ile bahsedilen ef’âl, bir arada bulunamaz.

Çektiğimiz sıkıntıların özünde, iltifat sermâyemizi doğru mecrâda akıtamamız bulunuyor. Nezâket kitabının daha kapak kompozisyonundan başlayarak her sahîfesinde hep şımarmaktan korkma tâlimleri iz yapmıştır. Binlerce yıllık Türk cemiyet yapısının kareleri, bu şuûr ile bezenmiştir.

Ceremesini çekmete olduğumuz fiillerin fâili biz değilmişiz gibi, bağıra-çağıra suçlu arıyoruz. Tanzimât ricâlinden Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa’nın meşhûr teşhîsi bile, bu beyhûde arayışı durduramamıştır. Târîhî anekdotlara âşinâ olan her kulağın duyduğu bu cümleler, Avrupalı hâriciye nâzırlarının:
“– Azîzîm Fuad Paşa! Bu Devlet-i Osmâniyye ne kadar sağlam imiş. Bütün Avrupa, dışarıdan olanca gücümüzle asırlardır yükleniyoruz. Lâkin bir türlü arzû edilen netîceyi alamadık...” demeleri üzerine sarf edilmiştir. Fuad Paşa, artık bir söz klâsiği hâline gelmiş cevâbında:
“– Evet haklısınız. Devletimiz, zannettiğinizden de sağlamdır. Bunca zamandır siz dışarıdan, biz de içeriden yıkmaya çalışıyoruz, ama hâlâ başaramadık...”
diye, içimizdeki gâfiller ve hâinler ordusuna dikkat çekmişti.

Fuad Paşa, keşke devletimizin metânetine bu kadar güvenmeseydi de, koyduğu teşhîse uygun tedbîrler alınabilseydi... Olmadı ve sonunda, dışarıdan yüklenenlere, şaşılacak cesâmetde omuz verdik; tamâmen kendi hamâkatimiz eseri olarak, koca devleti târîhe gömdük.

El’ân etrâfımızı saran karabasan sürüsü, en büyük cesâreti yine bizim yanlış ve gaflet hâllerimizden alıyor. Düşmana pâye vererek işin içinden sıyrılamayız...

Encâmımız ortaya çıktıkça, şaşkınlık dozumuz artıyor. Eteğimizde ve avucumuzda, ele gelecek herhangi bir sermâye kırıntısı kalmadığını görmek, sinir sisteminde sarsıntılara yol açıyor.

Hatâların en büyüğünü, “vatan” mefhûmunu öksüz bırakmakla yaptık. Zannettik ki, boş lâf tümenleriyle Âlem’e korku salarız. Hâlbuki Lüxemburg hacmindeki kasaba kılıklı devletçiklerden bile meded umuyoruz. Eloğlu sana, kara kaşın, kara gözün için yaklaşır mı? Takındığı her iâne tavrının katmerli faturasını, ânında kesiyor.

Nasreddin Hoca’nın kuş fıkrasında olduğu gibi, kırpıla kırpıla, ne kanadımız, ne budumuz kaldı. Neye benzediğimizi de, aslâ fehmedemiyoruz.

“Vatan” sâhibi insanların, fütûrsuz hareket etme lüksü yoktur. Sultan İkinci Bâyezîd’in, kardeşi Cem’e söylediği gibi; Türk Devleti, “nazlı bir gelin”dir ve kat’iyyen o gelinin iki dâmâda tahammül etmesi mümkün değildir. Piyasada yel kovalayan sahte dâmâdlar, bunu biliyorlar mı?...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: