17 Ağustos 2022
Turgut GÜLER

Dünyâ hâkimiyeti el’ân süren İngiltere’nin, anayasaya ihtiyaç duymadan yaşadığı huzûra ve refâha bakabilsek, nerede durduğumuzu veya durdurulduğumuzu anlayacağız... Lâkin önce “anlama” nîmetini hak etmemiz lâzım. Bunun içinse, edebiyât tedrîsine şiddetle ihtiyaç var.

Edebiyâta az vâkıf olmak, vukûfsuzluktan daha büyük bir bedbahtlıktır. Çünkü en büyük çamlar bu yüzden devriliyor. Haddini bilmemenin en dramatik hâli, gâliba edebiyât âleminde yaşanıyor.

Etrâfımıza bakıp da, sözlü ve yazılı ifâde kaabiliyetinin fıkdânından, nezâketi tamâmen kaybedişimizden, kaba-saba insanların doldurduğu mekânlarda yaşamaktan hiç, ama hiç şikâyet etmeyin.

Dâima nadasa bırakılan tarlada, ayrık otlarından ve börtü-böcekten başka ne barınabilir? Akla gelebilecek her türlü tâlim-terbiye ve ihtimâm fiillerine hastalık raporu verip istirâhata çekmişiz. Sonra da, onların bıraktığı boşluğu, başta “huşûnet” olmak üzere, boy boy afra-tafra “hudâyî nâbit”leriyle doldurmuşuz. Bu hâl-i pür-melâlin büyütülmüş her karesi, hançer olup bağrımıza, böğrümüze saplanıyor.

Fuzûlî’den, Bâkî’den, Şeyhülislâm Yahyâ’dan, Nedîm’den, Şeyh Gâlib’den, bir başka milletin, hattâ düşman safındaki temsîlcileri olarak bahseden, bunları mekteb müfredâtından kovan bir topluluk, aslâ “millet” olamaz. Neylersin; “Elim ermez yâre / Bulunmaz derdime çâre!”.

Ölmek için, önce yaşamak lâzım. Dolayısıyla yaşamak, her sâlise biraz ölmektir. Ölümün hayâta yakınlığı, onu hemen yanımızda hissetmemize sebep oluyor. Bir başka ifâdeyle; ölüm, hayâtın ferdâsıdır. Memâtın sonrası da olmalı diyorsanız, bu zinciri âhiretin yollarına kadar taşıyabilirsiniz.

İnkâr, bütün sâhalarda olduğu gibi, Mâverâ’ya âit husûslarda da sâhibini yarı yolda bırakır, ciddî mânâda ilerlemenin en büyük ayak bağı olur.

Şimdi, bu akıl yürütme işini tersden alalım ve ölümle hayâtın yerlerini değiştirelim. Önce ölüp sonra hayâta doğsak ne olur?

Adam, geçmiş cemaatin karşısına, almış eline mikrofonu, kaba ve tehdîdkâr ses tonuyla-dilin bütün saksılarını kırarak- “âhiret emlâkçılığı” yapıyor. Ha bire “Cennet köşkü” pazarlıyor.

İşte, ölümü hayâtın önüne aldın mı, ortaya böylesine kerîh bir manzara çıkıyor. İlâhî nizâmı ve sıralanışı bozuyorsun, sonra da Cennet sitelerinin ferah mekânlarından dem vuruyorsun.

Birileri, bu netîceyi yıllarca önceden plânlayıp, dinî hayâtımızı bu noktaya taşımışlar. Câmi kürsüsünden “Cennet köşkü” mübâyaası, başka neyle îzâh edilir.

Allâh, bu milleti daha büyük “cehâlet marketleri”nde alışveriş yapmaktan korusun...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: