2 Aralık 2022
Turgut GÜLER

Yolda yürürken önünüzde, arkanızda, sağınızda, solunuzda, ağzının bütün adalelerini kullanarak yere tüküren birini gördünüz mü? Elbette görmüşsünüzdür. Nâdiratdan değil. Bu “müstekreh” hareket, artık o kadar yaygın ve sârî bir hâle geldi ki, yakında, yere tükürmeyen veyâ balgam yapıştırmayanları sınır dışı bile edebilirler. Zîrâ, ağız yoluyla çıkan ifrâzâtı, cadde ve sokakların süslenmesinde kullanmayan insan, bu mümtaz vasfımızdan mahrûm demektir ve memleketimiz dâhilinde bulunması, uygun değildir.

“Arabesk” kelimesinin delâlet ettiği, mîmârî başta olmak üzere, muhtelif san’at şûbelerine konu olan mânâyı saklı tutarak ve bu mânâya saygı duyarak, gündelik hayâtımıza hükmeden “arabesk” tavır ve zevklerin, bu “tükürme, sümkürme, geniz kazıyarak balgam yapıştırma” fiillerini beslediğine inanıyorum.

Bir zamanlar inceliği, nezâketi, rekâketi imbiklerden geçirerek huy edinen, bu huyları millî hasletler zümresine dâhil edip nesilden nesile aktaran insanlar, bizim dedelerimiz, ninelerimizdi.

Bırakın sokağa tükürmek gibi “kaba” kelimesini sevimli kılacak iğrençliği, insanlık îcâbı ağızlarına gelen mâyiyi, mendil kullanarak dışarı çıkarmayı bile medeniyet dışı gören bu nezâket haddecisi insanlar, bol kesim elbiselerinin içinde, “ifrâzât hokkası” denilen, ağzında vidalı kapak bulunan cam kaplar taşıyorlardı. Hokka kullanılacağı zaman, kalabalık içinde bulunuluyorsa, bir kabâhat işleniyormuşcasına, arkaya dönülür, sessiz ve yavaş hareketlerle çıkarılan hokkaya, yine aynı sükûnet içinde, ifrâzât boşaltılırdı. Londra’nın, Paris’in bulaşıcı hastalıklarla sarsılıp, pul pul döküldükleri yıllarda, Türk şehirlerinde ve bilhassa Istanbul’da, sağlık ve âfiyetin ber-devâm oluşunda, bu ifrâzât hokkalarının pek büyük rolü vardı.

Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın, Istanbul’un Fethi’ni tâkib eden günlerde, şehri “Türk” boyasıyla boyamaya gayret ederken hazırlattığı bir vakıfnâmede, bu “azîz” şehrin bütün tükürüklerini örtecek projeyi, şahsına âit vakıf gelirleriyle desteklediğini görüyoruz. Kılıç elde, şâha kalkmış beyaz atını Boğaz sularına süren Fâtih, ne kadar “muhteşem” ve “epik” görünüyorsa, İstanbul sokaklarındaki tükürük ve balgamı kireçle kapattıran Fâtih de, aynı derecede “ahlâkî, hikemî” görünüyor.

Evet, yollara tükürmek, bir ahlâk mes’elesidir. Ahlâkî duruşumuzdaki gevşeme ve yalama olma yüzünden; tüküren insanlar, bu işi yaparken ve yaptıktan sonra, muzaffer kumandan edâlarıyla, efelene efelene yollarına devâm ediyorlar.

Böyle bir netîcenin ortaya çıkmasında, ana sınıfı seviyesindeki eğitim anlayışından, üniversite hocası bakışına kadar, hepimizin ihmâli, kusûru ve kabâhati var. Mehmed Âkif, bir def’â daha haklı çıktı:

Bizde leşden daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün; belki biraz duygu gelir ârımıza!

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: