7 Aralık 2022
Turgut GÜLER

"Zamân”a dâir bütün bahislerde olduğu gibi, “mevsim” telâkkî ve ifâdesinde de insanın o ânki duruşu, düşüncesi, rûh hâli öne çıkıyor. Haddizâtında, ömrün içindeki mevsimler geçidi, tabiattakini aratmayacak zenginlikte. Dolayısıyla, dolu dolu bir mevsim tayfından geçiyoruz.

Eskiler yılı, teferruâta boğmadan iki bölüme ayırırlarmış. Ilık ve sıcak günler için “Hızır”, serin ve soğuk günler için de “Kasım” hânesi açılırmış. Aşağı-yukarı birbirine denk olan bu iki zaman dilimi, çok soğuk, çok sıcak demler için ayrı alt başlıklarda idrâk edilirmiş.

Bütün ahvâlimiz hesâbınca, mevsim anlayışımıza da sun’îlikler hâkim oldu. Ne yazı, ne kışı, ne de ilk ve son bahârları, arzûlanan keyfi ile yaşayabiliyoruz. Bunun en mühim sebebi, hayâtımıza soktuğumuz teknoloji etiketli yapmacıklıklar.

İnsan anatomisinin tıbbî yönden îzâhı, kâinâtın keşfine ve fethine kâfi gelirmiş gibi, inanılması imkânsız bir böbürlenmeye vesîle oldu. Hâlbuki ortada çok basit bir kasap ehliyeti bulunuyor. Az biraz sakatat, eh, bir o kadar da pirzola, biftek mahâreti, hepsi bu. Daha geride, bütün muammâ ve esrârıyla akıl, şuûr, zekâ, medeniyet çadırları duruyor. Hepsinin de kapıları sımsıkı kapalı.

Zâten, kendini tanıma cehdinde insanoğlu, bir-iki adım daha atabilmiş olsaydı, bugünün sıkıntılarından pek çoğu arkamızda kalırdı. İhtiyâcımız, elbette daha çok ilim. Evet ama “irfân”sız ilim hiçbir işe yaramıyor ki. Bize, “irfân” gibi bir “yâr-ı kadîm” lâzım...

O yâr-ı kadîm mi, yoksa yâr-i güzîn mi? Bize has mâzînin, iyice kaybolmuş izlerine, rastlasak rastlasak, yine musallâ taşı önünde rastlıyoruz. Farkında değiliz, ama “Türk” damgalı muazzam bir hâdiseler çıkınını, kara yere çalmak gayretindeyiz.

Bakî’nin “Kaanûnî Mersiyesi”ni okuyup Pâdişâh’ını kaybeden Cihân’ın manzarasına bakmak lâzım:

“Gün toğdı, Şâh-ı Âlem uyanmaz mı hâbdan
Kılmaz mı cilve, hayme-i gerdûn-cenâbdan
Yollarda kaldı gözlerimiz, gelmedi haber
Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbdan”

Etrâfımızı ve içimizi sarıp sarmalayan gaflet, hamâkat dumanından nasıl kurtulur da, o şâheser nizâmın peşine düşeriz? Sormak kolay, lâkin cevap vermek zor, çâre ise müşkil. Boynumuz bükük, “Elimizden gelen budur.” diye sağa, sola göstermeye çalıştığımız, aczimizin fotoğrafı.

Târîhini, kültürünü işportada pazara çıkaranlar, “mîrâsyedi” lâfını bile istihzâya dâvet ediyorlar. Haysiyet mahrûmu topluluklar, ileride lâzım olduğunda, târîh ve kültür sâhibi yapılamıyorlar. Evdeki bulguru kaybedeceğimizi bile bile, birilerinin tahrîkiyle Dimyat’a pirince gidiyoruz. Sonra da kalkıp yel değirmenlerine Zül-fikâr sallıyoruz...

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: