3 Temmuz 2022
Turgut GÜLER

Hz. Ali’nin sıfat ve husûsiyetleri, halk şiirimize çok derin izler bırakarak tesir etmiştir. Sâdece Alevî-Bektâşî zümrelerinin mısrâlarında, terennûmlerinde değil; aynı cesâmette Sünnî, hattâ lâ-dinî şiir muhîtlerinde de, Hz. Ali’ye âit motifler, mazmûnlar vardır. Daha da ilerisi, dîvân edebiyâtının manzûme ve mensûrelerinde, hafife alınmayacak Hz. Ali renkleri bulunmaktadır.

Bâkî’ye, şiirdeki “sultan”lığını âdetâ tescîl imkânı veren şu mısrâlar, baştan sona Hz. Ali nefesiyle kanatlanmakta:
“Haydâr-ı Kerrâr’ıyam meydân-ı nazmın Bâkîyâ!
Nevk-i hâme Zül-fikâr u tab’ Düldül’dür banâ!”

Hz. Ali, Türk halk efkârında “Merd-i Meydân” unvânıyla şöhret bulmuştur. O, meşhûr Müslüman boksör Muhammed Ali’nin, rakîbi etrâfında dans ederek dövüşmesini andırırcasına, düşman saflarına “döne döne” hücûm eder.
Haydâr-ı Kerrâr”, bir mertlik, yiğitlik stilidir. Hz. Ali’ye, anılan cevvâliyeti veren iki mühim unsurdan biri, üzerine bindiği atı “Düldül”, diğeri de, ucu ortasından ikiye ayrılmış kılıcı “Zül-fikâr”dır.

Şiirdeki kudretini “Düldül”e, kaleminin ucunu “Zül-fikâr”a eş tutan Bâkî, rakîblerini düelloya dâvet eden Orta Çağ şövalyeleri gibi, cümle kalem ehlini şiir meydânına çağırıyor. Bilhassa “gazel” vâdisinde parlayan mısrâlara imzâ atan bu İstanbul şâiri, cesâretinin ve şecâatinin bir kuru övünme vesîlesi olmadığını, “vakar içre” biliyordu. İleriye dönük kehâneti de bu yüzdendir:
“Şi’r-i Bâkî, seb’a-i iklîme oldukça revân,
Okunursa yiridür bu nazm-ı garrâ semt semt...”

Türk tasavvuf kültürünün temel taşlarından biri “aşk”tır ve bize âit mistisizmin özeti, “âh, mine’l-aşk!” nidâsı ile yapılmıştır. Zamâne dilinde harc-ı âlem kelimeler kervânına alemdâr olan “aşk”, hem mübtezel hâle gelmiş, hem de “bayağı” durumlara gözü kapalı daldırılmıştır.

Fuzûlî, Yûnus, Mevlânâ gibi pervânelerin, ser-mest olup etrâfında döndükleri aşk, pek çok teşbîh şekline rağmen, en çok ışıklı, ateşli çerçevelere oturtulmuştur.

Türk edebiyâtının, tasavvufî aşk ırmağından en az su alan isimlerinden biri Bâkî olmalıdır. Bâkî’nin “aşk” titremeleri, daha ziyâde klâsik şark kalıplarına girip çıkmak âdetindedir. Fakat buna bile kendi karakteristiğini hemencecik yapıştırıveren kelime sihirbâzı, “üstâd”lık kürsüsüne kurulup yaslanıyor:
“Şi’r-i Bâkî’ye nazîr olmaz hiç
Fenn-i aşk içre olubdur üstâd.”

Aşk fenni, yâni ilmi, nasıl bir hüner meydânı olmalıdır ki, Bâkî kâbında üstâdı bulunsun. Burada fahretme ihtiyâcı, Bâkî’nin değil, bilâkis meydânındır. O yüzden, üstâdın kumaşı, adı ne olursa olsun, her mesleğe şeref bahş edecek kalitededir.
Öteki nazım şekilleri de çok mühim âyâr taşlarıdır, ama “gazel”, daha bir ince kuyumculuk işidir. Üstâdlığa giden meşekkatli yolda, gazel cevherinin puan kazandırma gücü hayli yüksek. İç içe edebî san’atların ışıltılarıyla haykırdığı şu beyitte, bunu Bâkî de anlamış görünüyor:
“Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına Bâkî,
Öğrendi gazel tarzını Rûm’un şuarâsı..”

Bâkî’nin gazel tarzını dolaylı olarak öğrettiği şuarâ içinde bir de büyük “heccâv” vardır. “Hiciv” denince hemen adı dile gelen Nef’î, bâzı bölümleri kaba küfür metinleri olan şiirleri yüzünden, yaşadığı günlerde, başta devlet ricâli, pek çok kişiyi karşısına almıştı. Bu misilli sivri ifâdeli manzûmelerini topladığı “Sihâm-ı Kazâ” isimli kitabı, devrin pâdişâhı Sultan Dördüncü Murâd, Beşiktaş Kasrı’nda okumakta iken, çok yakınına yıldırım düşmüştü. Bunu, Nef’î’nin şahsına yapılmış ilâhî bir îkâz şeklinde değerlendiren muâsır şâirler:
“Gökden nazîre indi Sîhâm-ı Kazâ’sına,
Nef’î, diliyle uğradı Hakk’ın belâsına.”
mısrâlarını, anonim mukâbelenin kalkanı yapmışlardı.

Huzûr-ı Hümâyûn’a çağrılan Şâir’e, Tarâf-ı Şehriyârî’den, bir daha hiciv yazmaması fermân edilmiş, o da nazmen şu cevâbı vermişti:
“Bugünden ahdim olsun, kimseyi hicv etmeyim illâ,
Vireydün ger icâzet, hicv ederdim baht-ı nâ-sâzı.”

Nef’î’nin bahtı, kendisinin hiciv ruhsatı istediği kadar kötü ve dramatik mi tecellî etmiştir? Erzurum’un Hasankale’sinden Osmanlı Pây-ı tahtı’nın sâyebânına uzanan Nef’î ömrü, hiç de “nâ-sâz” renkler taşımıyor. “Sihâm-ı Kazâ”yı yok saysak dahî, geride kalan şiir defteri, değme mâden ocağına galebe çalacak cevherde. “Tûtî-i mûcîze-gûyem”den “Esdi nesîm-i nevbahâr”a gönderilen ârifâne selâmlar, kim ne derse desin, ışıltılı bir “baht-ı zî-sâz”ı işâret ediyor.

Belki, Bayram Paşa mârifetiyle katledilişi ve cenâzesinin denize atılışı göz önüne alındığında, bu şâir bahtı için trajik vasıflar kondurulabilir, ama Hünkâr’ın önünde verdiği hicvetmeme sözü sarf edildiğinde, henüz mukadderâtının son noktası görülmemişti. Eğer, o mısrâlarda böyle bir kehânet nişânı var ise, Nef’î, olduğundan büyük görünmeyi başarmıştır... Nargilenin hinterlandı gibi, onu da yaklaştıkça farklı görüyoruz.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: