7 Ekim 2022
Turgut GÜLER

Bâzı kelimeler, etimolojiyi çok uğraştırıyorlar. Öyle, düz ve kısa yoldan açıklanmaya ruhsat vermiyorlar. “Nargile” de bu çeşit sözlerden. Hâlâ yığınla tiryâkîsi ve hayrânı bulunan “nargile”, “Şark” fotoğrafının en öne çıkan motifleri arasında bulunuyor.

Türkçedeki “nargile” söyleyişinde, bizim makasımızla kesilip yine bizim iğne ve ipliğimizle dikilmiş elbîse şıklığı vardır. O “fokurdak” harf dizisi, aslında Farsça. “Nargile”ye esas sayılacak bir hayli Acem tahmîni sıralanıyor.

“Nâr-gülle”yi düşünürsen, ateş gülle demek olur. “Nâr-külâh”ı ele alırsan ateş külâhlıya; “nâr-kelle”den yola çıkarsan ateş başlıya; “nâr-kille”ye bakarsan ateş damlıya ulaşma imkânı doğar. Bunların hepsi de, “nargile”ye “cuk” oturacak şekil ve mânâya sâhip görünüyor. Fakat hiçbirinde Türkçe “nargile”nin müzikalitesi, söyleniş letâfeti yok.

Dünyâ’nın büyük dilleri yan yana konurken, bahsedilen elbîse giydirme kaabiliyeti, bilhassa dikkate alınıyor. Türkçe, başka meziyeti bulunmasa dahî, sırf bu terzilik hüneri yüzünden “büyük dil” klâsmanında yer almayı hak etmiştir.

Nargilenin de içinde bulunduğu ateş kültürümüzde, “yangın” ve iptidâî itfâiyeciler olan “tulumbacı”lar, epeyi hâtırâ bırakmışlardır. “Tulumbacı” başlıklı hikâye ve anekdotlar, yangını felâket çuvalından çıkarıp eğlenceli folklor sahnesine koyar. Tulumbacı takımlarının yangına giderken veya yangından gelirken, çatal güzergâh kavşağında karşılaşmalarına “keçiboynuzu” denirmiş. Bahâratçı dükkânındaki mâsûm keçiboynuzu, ne kadar şifâya, sağlığa tâlipse, tulumbacı lügâtindeki keçiboynuzu da o derece kavga, dalaş ve nârâya dâvetiye çıkarır. Bütün bu olan-bitenden garîb “keçi”nin haberi bulunsa, “Tekeoğulları”nı galeyâna getirir miydi? Ne dersiniz? Bu sevimli davarın ayyûka çıkmış inâdını hangi mezhebin içine alacağız?

Başta siyâsî hayâtımız, yaşadığımız muhîti çevreleyen bir “dindâr-dinsiz” tartışma ve kutuplaşması var. Sanki fiziğine bakarak insanın ne kadar dindâr olduğunu ölçmek mümkünmüş gibi, sazı eline alan, karşısındakinin dinî tahlîlini yapıyor.

“Benim dinim bana, senin dinin sana!” prensibini, Müslüman ömrünün giriş kapısına asan ilâhî tenbîh; Yaradan’ın âdemoğluna şah damarından daha yakın durduğunu, ısrarla ilâve ediyor. Oysa kendinde sun’î büyüklükler görme bahtsızlığındaki insan, kudretinin damarına yetmediğini anlamaz görünüyor. Bu dindârlık yarışı, sanmayın ki, zamâneye âittir. Hemen her devirde, benzer sürtüşmeler ve mânâsız atışmalar yaşanmıştır.

XVII. asrın şiirdeki kutuplarından Şeyhülislâm Yahyâ ve Nef’î arasında da böyle bir söz düellosu geçmişti. Türk dîvân edebiyâtının, Bâkî ile birlikte “gazel” yıldızı olan Yahyâ Efendi, Cihân Devleti’nin Şeyhü’l-islâm’ı iken; “meyhâne, şarap, sermestî” tâbirlerini mısrâlarına taşımıştı. Nef’î ise, heccâvlığı yüzünden “ölü eti yiyenler” familyasına dâhil ediliyordu. Karşılıklı, bu kabûl görüş mecrâsında, Yahyâ’ya göre Nef’î portresi, şu mısrâlarda çizilir:

“Şimdi hayl-i sühânverân içre
Nef’î mânendi var mı bir şâir
Sözleri Seb’a-i Muallâka’dır
İmreü’l-Kays Kendî’dir kâfir”       

Şöhretli Arab şâirinin “Kindî” kabilesinden geldiğini de telmîh eden bu “kâfir” ithâmına, Nef’î’nin cevâbı pek san’atkârâne ve hazır cevaplık şâhikâsıdır:

“Bana kâfir demiş Müftî Efendi
Tutalım, ben diyem âna Müselmân
Varıldıkda yarın rûz-ı cezâya
İkimiz de çıkarız anda yalan...”

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: