17 Ağustos 2022
Turgut GÜLER

Taşıma, aktarma gibi faaliyetler sırasında, farkında olmadan dökülen tohumlardan çıkan tahıl, soğan vb. nebâta “alaza” deniyor. Bugün, Türk toprağında görülen ve – açıkçası - görenleri şaşırtan iyi, güzel, doğru insanlar, hiç şüpheniz olmasın, “alaza”dır. Yoksa epeyi zamandır tatbîk edilen sun’î tohumlama ameliyesi ile bu müsbet vasıflı Türk çocuklarının aslâ yetişmemesi lâzım.

Milletlere, şuûr kaybı mı yaşatmak istiyorsunuz? O hâlde, hemen târîhleriyle irtibâtını kesin. Çünkü târîh, bir milletin aort veya şâh damarıdır. Onu devre dışı bıraktınız mı, bütün vatan toprağının hasadını kontrol altına alırsınız. “Alaza” dışında, karşılaşılacak bir sürpriz de, hemen hemen yok gibidir.

Âmiyâne”yi “dâhiyâne” yerine koyalı, geçtiğimiz yerde ot bitmiyor, işlerimiz rast gitmiyor. Alışveriş, hemen her sâhada, belli seviyede bir zekâya muhtaç. “Âmiyâne”de bulunmayan tek cevher ise, zekâ!

İçinde uygunsuz, ahlâksız, münâsebetsiz işlerin tezgâhlandığı “kerih” bir evi, istediğiniz kadar cicili, bicili hâle getirin, ne mânâ geçmişini, ne de hâl-i hâzırdaki dil vahâmetini ortadan kaldırabilirsiniz. Ziya Paşa merhûm:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma,
Zer-dûz palan ursan eşek, yine eşekdir.”

derken, bütün “âmiyâne” takımını bir beyite teksîf ediyordu.

Eski tâbirle “müstehâse”, Frenk deyişiyle “fosil”, aramızda dolaşan birilerini pek güzel tanıtıyor. Hindi gibi kabarıp, her şeyi bildiğini ve de olacakları tahmîn ettiğini söylemeye çalışan bu “ehl-i müstehâse”, asırlardır sürdürdüğü kînlerini, kehribarlaşmış intikam taşlarını önümüze koyuyor. Bunu yaparken de, öyle bir makyaj çalışmasına imza atıyor ki, bizi ihânete gönüllü kılıyor.

"Alâim-i semâ”, “gökkuşağı” veya yeni söylenişi ile “alkım”, bütün Dünyâ milletlerinin düşünce, hayâl âlemlerine girmiştir. Çünkü o, pasaport kullanmadan Cihân’ı dolaşıyor. Altından geçen kızların oğlan, oğlanların kız olacağına dâir bâtıl inanışlardan tutun da, müsbet ilimlere verdiği ilhâma kadar, bir ağır yük gemisi hacminde, “gökkuşağı” mâlûmâtı yüzüyor.

Renklere duyulan sevgi veyâ nefret, sosyolojinin de, psikolojinin de işsiz kalmasını önler. Bayrak edinmek gibi renk yücelişleri yanında, insanların deri rengine gösterilen, vebâli büyük protesto nârâları da hafıza kaydına dâhil olmuş. Sözün özü, âdemoğulları ile havvakızlarının târîhi, biraz da renklerin târîhidir.

“Ahsen-i takvîm” üzre yaratılan beşeriyetin gözü, her çeşit mukâyesenin dışında olarak, rasathâne mevkiindedir. Renkle göz arasındaki muhabbet, “Leylâ vü Mecnûn” hikâyesine şerbet süzecek olgunluktadır. Göz olmadan rengin, renk olmadan da gözün kıymeti âyârdan düşer.

Türk’ün bahçesine konan renkler içinde kırmızı (al), beyaz, mâvi ile yeşilin çok özel ve ayrı yerleri var. Bu güzellik boyalarının ilk ikisi bayrağa, üçüncüsü Türk gök kubbesine, sonuncusu da, “çayırlar boyu” uzanan mâbede zemîn olmuşlar.

Maddî renkler kadar - belki onlardan da mühim - mânevî renkler unutulmamalı. Meselâ, “Türk” ile “İslâm”, bu çerçevede ön sırayı kapmışlardır. Türk’ün eksik, gedik yerleri İslâmla muhkemleşirken, İslâmın mevcut hareketi, Türk’le en yüksek “devir”e çıkmıştır. Bu tamamlayıcılığı hesâba katmayan veyâ katmak istemeyen bâzı kıt görüşlü zümreler; Türk’ü ve İslâmı ayrı terâzi kefelerine koyma gayretine giriyorlar.

Öyle fazla kafa karışıklığına mahâl vermeden, “gazete” denen neşir vâsıtasının ilk numûnelerinden yapılacak deste, akademik bakış istemeden, bizi Batı’nın nasıl gördüğünü anlatacaktır. En erken 16. veya 17. yüzyıla dayanan gazete koleksiyonları, Avrupa’nın müşterek korku kaynağını ya “Türk”, yâhut “Müslüman” ismiyle veriyor. Bunu tesbît etmenin, hiçbir zorluğu da yok.

Dâhî” unvanlı bestekârlarının, niye “Türk Marşı” bestelediğini, Avrupa Birliği mensupları çok iyi biliyor... Bilmedikleri bir şey var: Bugünkü Türklerin, onlara marş besteleten Türklere Avrupalıdan fazla düşman oluşu.

Renklerin dünyâsında Türk milletinin başına gelene, tabâbet ehli “renk körlüğü” teşhîsini koyuyor. Bunca gümrâh ve berrak renk arasında kendini fark edemeyenlere başka ne denir?..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: