25 Haziran 2022
Turgut GÜLER

 “Anavaşya”dan, “katavaşya”dan habersiz, leb-i deryâda oturanlara “deniz âmâsı” mı demeli? Göçmen kuşlar gibi, “göçmen balıklar” var. Coğrafyamıza âit denizlerde, bilhassa Akdeniz’le Karadeniz arasında, mevsimlere yayılmış bir balık alışverişi yürürlükte. Balık isimlerinin ekseriyeti nasıl Türkçe değilse, bu “muhâceret-i mâhî”nin dilimize yerleşmiş adları Yunânî. Güneyden kuzeye, yânî Akdeniz’den Karadeniz’e vâkî balık akınına “anavaşya”; Karadeniz’den güneye yönelenine ise “katavaşya” denmiş.

Barbaros Hayreddin ve onun mektebini parantezin dışında tutarsak, denizcilik târîhimizin hem askerî, hem de sivil sayfaları kendi hâlinde, iddiasız duruyor. Arada bir parlayan yakamozlarımızı, kopan fırtınaların dalgalarında ayırt edemiyoruz.

Yayla tabiatlı Türk milleti, su ile “hemhâl” olmayı çok geç öğrendi. Merkezî Asya topraklarındaki göllerle Yakın Doğu ve Anadolu’nun büyücek sularına “deniz” dememizin altında rivâyete, şâyiaya göre davranma psikolojisi yatıyor.

Hâlbuki daha Türk târîhinin fecrinde, Oğuz Kağan’ın:

“Takı taluy, takı müren!
Kün tûğ bolgıl, kök kurıkan!”

diye yükselen nidâsı, müstakbel hedefin su hâkimiyeti olduğunu ilân ediyordu.

Sâdece hamâsî maksatlara sermâye yapılan destânlarımızı, başka niyetlerle de ele alıp şerh etmek, milletimize yepyeni ufuklar açacaktır.

Şemsiye”yi yağmurda kullanmak, belki o kadar garîb görünmeyebilir, ama resmen hükmettiğimiz açık ve kapalı sularda dilimizin yabancı sayılması, garîb üzre garîbdir.

Mikyâsı, hacmi çok daha büyük bir garâbet, bugünlerde inşaat sâhasında yaşanıyor. Gazete ve televizyonların en hatırı sayılır metinleri arasına giren inşaat reklâmları, Türkçeye savaş açmış gibi. Başta İngilizce olmak üzere, bütün batı dilleri, inşaatlı takdîmlerle önümüzde resm-i geçide çıkıyorlar. O, ne kapağı kaldırılmadık söz salataları öyle... Bu gayret-keşlik levhalarında Türkçenin kısmetine, sâdece “kâtil kelime”ler düşüyor. Evet, “kâtil balina” misâli, kâtil kelimeler...

Sanki bu memleketin bütün mîmâr, mühendis ve müteahhidleri, ağız birliği etmişcesine, o güzelim “hayât” sözünün boğazına sarılmışlar. İlk kaynağı ne ve hangi dilden olursa olsun, “hayât”, Türkçenin saltanatlı bir kelimesidir.

Hayât”ın yerine konmaya çalışılan çirkin harf yığını; hangi evde, hangi villâda, hangi konakta, hangi sarayda, hangi ormanda, hangi koruda, hangi sâhilde “hayât”a vâris olabilir?

Hayât”ı, olmayan meskenlerin, bizi hayâttan mahrûm ettiğini görmüyor musunuz?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: