6 Temmuz 2022
Ayşe SAMİHA

“Bir yer bilirim, orada demir mâdeni var, eritir kendimize yol açarız. Yeter ki bu ülkü yüreğimizi, demiri eritecek kadar doldurmuş olsun.”

Mitos’tan Ütopya’ya yürüyen kutsal yolculuğumuzda gün gelmiş biz Türkler, târihî ve kültürel köklerimizden, akıl ve bilgiden ayrılmış, kimlik arayışı ile tükenişin eşiğine gelmişiz. Tıpkı bugün yaşadıklarımız gibi! Geçmiş zaman olmuş, ağaç, dağ, su, ateş, demir ve rüyalar güzergâhımızı aydınlatmış, yüzümüze gün doğmuş. Bugün de biz Türkler, bu yol haritasına öyle muhtacız ki! Ama bugün baltaları ile ağaçlarımızı kestiler! Ormanlarımızı, topraklarımızı peşkeş çektiler, talan ettiler, yağmaladılar, can suyunu kuruttular! Oysa “ağaç” hayat enerjimizi besleyen ölümsüz güç kaynağımız idi! Azîz Peygamber’in sözünü dahî yok saydılar, hâtırâsına hürmet etmediler; “Kıyamet’in kopacağını bilseniz dahî elinizdeki fidanı dikiniz” demişti yolumuzu aydınlatan son elçi...

Zaman zaman, gün olur, atımı alıp Tola ve Selenga nehirleri boyunca yol alırım... Her mola verişimde bir ağaca sırtımı verip Karakurum’u seyre dalarken kutsal ışığın (nurun) ağaç üzerine inişini ve ağaçtan kutsal doğumları seyre dalarım... Hep yemyeşil olan kutsal hayat ağacında “bir” olmayı, ana olmayı, soy ağacını, köklerimi, bu köklere tutunmayı, ancak bu köklere tutunarak hayatta kalacağımı görürüm, duyarım... Ancak bu köklere tutunarak toplumun büyüyüp besleneceğini ve korunacağını görürüm.

Bu ağaç, gökyüzü ile yeryüzü arasında kutsal bir yerde “akıl, gönül ve birliktelik” üzerinde birliğe ermiş nice elçiler, kağanlar doğurmuştur. Ancak bu üç unsurla ölümsüz olunacak, sonsuza dek menzile yürünecektir; akıl, gönül ve bilgi ışığında! Selenga boyunca atımı sularken, nice elçilerin, nice kağanların gelip geçtiğini gördüm; Oğuz Kağan’dan Attilâ’ya, Bilge ve Kültigin’e, Çağrı Bey’den Kutalmışoğlu Süleymanşâh’a, Ertuğrul Gâzî’den Gâzî Mustafa Kemâl’e selâmladım her birini tek tek...

Ve nehir boyunca bir türkü tutturdum, yurdumda, toprağımda yankılandı sesim... Uzaklara dalan gözlerimle Türk’ün kağanına, atasına dost bakışını, bağlılığını gördüm. Türk atalarım biliyorlardı ki Ata’ya saygı ve bağlılık köklere bağlılık ile oluyordu, ancak bu yolla nesiller boyu yollarına devam ediyorlardı...

Bugün Selenga’dan Tuna’ya doğru nazar ettim... Atımın suya düşen başının aksini seyre dalarken “ağaç”ın fısıltılarını duydum rüzgârla sarmaş dolaş; “Köklerinden uzaklaşan can damarını yitirir!” diyordu kulağıma gelen nağmeler... Kökler; millî ve ahlâki değerlerimiz, dilimiz, güzel Türkçemiz, inancımız, kültürümüz!

Hemen atıma davranıp Tuna istikametine rüzgârla yarışırcasına koşturdum. Ne yapmalı da demiri eritecek kadar bir ülkü ile yüreğimizi doldurmalı idik?

Bugün köklerime vurulan darbelerin tesirinin dehşetini ta iliklerimde hissettim, rüzgârla eş atımı, koşturdum koşturdum ana vatanıma doğru! Yorulmuşum, bir lâhza içim geçmiş atımın sırtında... Rüyamda bir peri kızının aynasında Yülün Tigin’in savaş olmasın diye Çin sarayından kız alışını ve kendi başını cellâdının ellerine teslim edişini gördüm. “Savaş olmasın diye esaret altına giren, tabiatı tahrib eden, sömürülen, cellâdına kendini teslim eden kişi kendi Cennetinden yani köklerinden uzaklaşır!” diyordu peri kızı! Sonra aynasında kendi olmanın, geleneğin, târih, kültür ve geleneğini temsil eden kutsal taşlarının parçalanmasını gösterdi peri kızı, ve insanlar birden sağa sola kaçıştılar, çâresiz... Tıpkı bugünkü gibi... Kendilerine, köklerine ihanet etmiş bu insanlar... Ve aynada birden sular kurumaya, topraklar yarılmaya başladı...

“Koş!” dedi peri kızı, “Tuna’ya doğru koş! Ana vatanına var! Yurtsuz, ana vatansız, dilsiz, kültürsüz kökler kurur, koş! Dilini, târihini, kültürünü serâzad genişlet! Yurtsuz, anasız, köksüz kalan bir millet yok olur, koş!

Dün olanlar; kutsal taşımızın parlaçanması ve köklere vurulan kazmalar bugün de yaşanmakta, fasiküllere sığmayacak cinsten türlü bin türlü örnek ve hikâyeler ile izleyen her Türk’ün bağrına hançer sokmakta gecikmemektedir. Bugün “demir”i eritecek gücü verecek olan ruh; millî kültürümüze, dilimize, inancımıza, kimliğimize sâhip çıkacak nesiller, yetişmiyor artık... Hayat ağacımız baltalandı, nicedir bir ulu kağan da uğramadı... Bugün yürekler yasta, ay yıldızın bağrı yaralı, yüzü asık... Bugün yürekler kan ağlıyor... Ammâ Türk yürekler bomboş değil!... Yüreğimizde ülkümüz, atımızın terkisinde bekliyoruz; çünkü biliyoruz, Ergenekon’dan demir dağı eriterek çıkan yürekler, onları menzillerine vardıracak bir ülkü ile dolu idi ve yine biliyoruz ki atalarımız sadece demiri eritmekle kalmayıp, düşmanlarının ümitlerini de erittiler. Bugün bunu hatırlamaya ve yol haritamızı düzenlemeye öyle muhtâcız ki!

Elverir ki demiri eritecek kadar bir ülkü ile, yüreğimiz dolmuş olsun!

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: