25 Temmuz 2021

Fatih AKMAN

Milay Köktürk’ün Millet ve Milliyetçilik (Ötüken Neşriyat, 2016) adlı eseri, özellikle genel kabul halini almış milliyetçilik söylemleri başta olmak üzere, milliyetçiliğin mevcut fikrî performansı, düşünce zemini ve Türk milliyetçilerinin hareket tarzlarına değin ciddi tenkidler getiriyor. Uzun süredir bu denli rasyonel ve gerçekçi milliyetçilik tenkidi makaleleri ile karşılaşmadığımızı söylemeli ve buna uygun olarak Milay Bey’in hakkını teslim etmeliyiz.

Millet ve Milliyetçilik, Prof. Dr. Milay Köktürk’ün çeşitli dönemlerde yazdığı makalelerinin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkmış bir eser. ‘Eleştiri Yazıları 1’ başlığı ile çıkan kitabın, yaklaşık beş kitaplık bir seri olarak peyderpey yayınlanacağını da biliyoruz. Eser, yazarının bir felsefe hocası olması hasebiyle de milliyetçiliğin felsefî ve tarihî zeminini de oldukça açık bir üslupla okuyucunun değerlendirmesine sunuyor.

Bizim eserde genel olarak duracağımız nokta, mevcut milliyetçilik anlayışımız ile milliyetçilerin düşünce yapısına dair yapılan birtakım tespitleri ortaya koymak olacak. Bu konu üzerinde özellikle durmamız, mevcut fikrî kısırlığın ve durağanlığın da belli boyutları ile sebeplerinin ortaya çıkarılması hususunda katkı sağlamak temelli.

Köktürk, eserin içerisinde yer alan bir söyleşideki ‘Milliyetçilik nedir?’ sualine, öncelikle bu tartışmanın artık sonlanması gerektiğini vurgulamak adına bir filozofun felsefede yüzyıllardır tartışılan bir problem için ‘yetsin artık oluş’ anekdotuyla cevap veriyor. Ardından kurduğu şu cümleler meseleye bakış açısını göstermesi, kısır tartışmalar ve milliyetçiliğin nasıl anlamlandırıldığının tenkidi bakımından önemli:

“Kendinizi bağrından çıktığınızı iddia ettiğiniz ve uğruna hayatınızı adadığınızı öne sürdüğünüz millet denilen büyük bütün halen sizi çoğunlukla onaylamamışsa, ya fikriyatınızda veya tutumunuzda bir sorun var demektir. Entelektüel trajediye gelince; neredeyse bir asra yaklaşan tarihiyle milliyetçilerin bu çağlarda bir yığın felsefi, sosyal, kültürel ve siyasal teori ortaya koymaları gerekirdi. Oysa soru kırk yıl önceki soru: Milliyetçilik nedir?’ (sy.235) ‘Malzeme bulamayan milliyetçi hemen milliyetçilik anlatımına başlamaktadır.” (sy.260)

Türk milliyetçiliğinin temel olarak ciddi bir fikrî altyapı ve teorilere sahip olması gerekirken, bugünkü kısır halde ısrarla duruyor olması, Köktürk’ün işaret ettiği üzere milliyetçilerin bakış açıları ve farklı disiplinlerdeki yeterlilikleri ve çalışmaları ile de sıkı bir ilişkiye sahip. ‘Milliyetçiler Ne Okur?’ başlıklı makalede ortaya koyulan istatistikî bilgiler, Türk milliyetçiliğinin patinaj hali ile ilgili de net bir manzara ortaya koyuyor. Köktürk’ün yaptığı inceleme sonrası, milliyetçi camianın en eski yayın evinin (Ötüken Neşriyat, 1964) envanterindeki eserler ve Türk Yurdu dergisinde yayınlanan kitap tanıtımları, Türk milliyetçilerinin genelde tarih ve edebiyat ile meşgul oldukları, bu disiplinlere bağlı eserleri okudukları, felsefe, sosyoloji gibi alanlardaki eserlerin ise neredeyse yok denecek kadar az olduğunu, var olanların da felsefeci yahut sosyolog kaleminden çıkmaktan öte, genelde ‘felsefî ve sosyolojik bakış’ çabası ile alakalı eserler olduğu görülüyor. Buradan yola çıkarak Köktürk, milliyetçiliğin iddialı olmasının esasında mevcut durum ile zor olduğunu da belirtiyor.

“Asıl omurgası tarih ve edebiyat ağırlıklı ürün ve üretimlerden oluşan bir fikir hareketinin içeriği, olsa olsa tarihsel hikâye ve romantik varoluşsal kurgu olabilir. Bu da coşkulu söylem ve gösterim ağırlıklı olan, duygusal temelli tavır, tutum ve tepkileri aşamayan, fikrî tekâmül ve derinleşmeye pek uygun olmayan bir ruhsal dünya oluşturur. Bu tabloda dünyanın bugünü ve geleceği doğru okunamaz. Bu düşünce ortamında dünyaya, şimdiye ve geleceğe yönelik bir teori üretilemez.” (sy.194)

Bu sebepten ötürü geçmişten gelen geleneği sürdürme, ileri taşıma ve ‘yeni’yi inşa etmek için Köktürk’ün şu sözleri de dikkate alınmalı:

“Sözün özü o ki, milliyetçiler felsefî-sosyolojik yahut genel anlamda entelektüel eserlere daha fazla yer vermelidir. Duygu, tutum ve eylemin akılla sentezi ancak bu çerçevede gerçekleşir. Gelecek ancak böyle kurulur. Aksi durumda bireyler, millî içerikli duygusal ıstırap ya da tatmin dünyasında yaşayıp giderler.” (sy.195)

Türk milliyetçiliğinin mevcut problemlerinin ortaya koyularak, bu problemlerin kaynaklarına inmek ve tenkid mekanizmasını kullanmak belki de en çok ihtiyaç duyulan konulardan biri. Hatanın nerede olduğunu ve neden kaynaklandığını bilmek, esasında çözüme gitmek anlamında da büyük bir adım. Ancak Köktürk, kendi tabiri ile eleştiri ortamının Türk milliyetçileri açısından pek de oluşturulmadığı yahut bu ortamın yetersizliğinin temel problemlerini çözümüne yönelik çabaların akim kaldığını vurguluyor. Özeleştiriden eleştiriye giden yolda ciddi sorunlar olduğu, metod eksikliklerinin varlığı ortaya koyuluyor.

“Türk fikir hayatındaki kısırlığı aşma yönündeki çabaların hepsi bir eleştiri gereğine vurgu yapmakta ve bu gereklilikten hareket etmekte ama bu çabalar genellikle deyim yerindeyse günah çıkarma, hatırat yazma, maziyi özlemle yad etme ya da kişinin kendi fikir grubunu haşlaması şeklinde cereyan etmektedir.” (sy. 160)

“Hiçbir fikir sistemi ve bir fikrin hiçbir tezi kendinde eleştirilemezlik görmemeli, kendi etrafına dokunulmazlık zırhı yerleştirmemelidir. ” (sy.171)

Türk milliyetçilerinin dünyaya bakış açıları, kendilerini konumlandırdıkları noktanın ve süreklilik arz eden kaygılarının temelinde ‘devlet bekası’ gelir. Durmuş Hocaoğlu’nun da üzerinde ısrarlı durduğu gibi zaman zaman fetişizm boyutuna yaklaşan bu bakış açısı ve konumlandırma, esasında tekâmülün önündeki en ciddi engellerden biri olarak da karşımıza çıkıyor. Köktürk’de bu algı ve bakış açısına dair özellikle 12 Eylül öncesi ve sonrasının da Türk milliyetçileri üzerindeki etkilerine değinerek, önemli tespit ve tenkidlerde bulunuyor.

“Türk milliyetçileri, bütün endişelerini ve hassasiyetlerini devlet kavramı ve varlığına odakladıkları için, başka problem alanlarında ne fikir ürettiler, ne de onlara doğru yerlerini verebildiler.” (sy.185)

“Milliyetçiler bu nedenle devlet merkezli düşünme ekseninden millet merkezli düşünme eksenine geçmelidir. Çünkü sırf devlet merkezli düşünme, devletin tehlikede olduğu telkiniyle, devletin yaptığı her uygulamayı sahiplenme sonucunu doğurmaktadır. ” (sy. 186)

Türk milliyetçilerinin hangi eserleri okuduğu ile ilgili genel bir bilgi edinildikten sonra esasında Türk milliyetçilerinin söylem ve uğraşı alanlarının da nasıl zuhur ettiğiyle ilgili sürpriz sayılmayacak bir manzara ile karşılaşıyoruz. İçerisinde bulunduğu çağda yaşama, çağı yakalama ve dünya çapında idealler ortaya koyabiliyor olmak hususunda Türk milliyetçilerinin sınıfta kaldığı bir gerçek.

“Uzun vadede milleti tüketecek olan güncel sorunları Türk milliyetçileri neden tartışmaz? Sakatlık, gıda güvenliği, fakirlik, adaletsizlik, aile dokusunun durumu, çocuk eğitimi, temek hak ve özgürlükler, hukuk devleti sorunu, uygarlık, çevre felaketi.. Bunlar Türk milliyetçilerinin kitlesel manada ilgisini mi çekmiyor yoksa bu konularda üretici/girişimci bir çaba mı yok? ” (sy. 249)

Türk milliyetçilerinin içeriden kaynaklanan sorunları kadar kendisi dışında, toplumun milliyetçiliğe olan tutumunu menfi manada etkilemeye yönelik yazılan çizilen, ortaya atılan düşüncelerde mühim bir yer tutar. Henüz Türk milliyetçiliğinin ortaya çıktığı ve vatan kurtarma cihetiyle hareket ettiği günlerde özellikle İslâmcıların, misal milliyetçi muhataplarını ‘kavmiyetçilik’ yani bir nevi bölücülük yapmakla itham eden Babanzade Ahmet Naim gibi ve hâlihazırdaki İslâmcılar, önemli bir milliyetçilik aleyhtarlığı çabası içerisinde olmuşlardır. Köktürk eserinde bu konu ile ilgili şu ifadeleri kullanıyor:

“Milliyetçilik tartışmalarında Siyasal İslâmcıların vebali daha büyüktür. Çünkü diğer siyasal gruplar Batıcı veya enternasyonelci gerekçelerle milliyetçilik kavramını eleştirirken, Siyasal İslâmcılar toplumun ortak değeri olan dini gerekçe göstererek aleyhtarlık sergilediler. Bir dönem bu grupta açıkça Arap hayranlığı egemen olmadı değil! Ancak bu hayranlık bugüne artık bir avuç eski tüfek İslâmcı radikalde kaldı. Bu grup, özellikle ‘Türk Türk dedikçe başkaları da Kürt Kürt der’ propagandasıyla, etnik bölücülüğün de zımnen destekçisi oldular.” (sy. 122)

“Milliyetçilerin milliyet vurgusu ile neyi kastettikleri pek hesaba katılmadan milliyetçilik, sırf politik karşıtlık yüzünden yanlış tanımlandı. Sorun büyük ölçüde adlandırma üzerine spekülasyonlarda yoğunlaşınca milliyetçilik kavramının içeriği bir kenara bırakıldı ve bu minvaldeki tartışmalar şirazesinden çıktı.” (sy.123)

Genel itibariyle, özellikle eserin ikinci kısmı üzerine yoğunlaştığımız bu yazıda, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği üzerine Milay Köktürk’ün yeni tartışmalar ve fikirler ortaya çıkmasına vesile olmasını temenni ettiğimiz düşüncelerini, tespitlerini ve tenkidlerini aktarmaya gayret gösterdik.

Eser, milliyetçiliğin içerisinde bulunduğu ‘yeni şeyler söyleyememe’ ve ‘hamaset’ içerinde bocalamasına dair önemli ve değerli bir harita çiziyor. Sorunların kaynağı, kavramsal boyuttan felsefî altyapıya değin değerlendiriliyor ve çözüm hususunda da öneriler ortaya koyuluyor. Bu bakımdan değerlendirmeye gayret ettiğimiz ‘Millet ve Milliyetçilik’ adlı eserin içerisinde, Türk milliyetçiliğinin mevcut durumundan memnun olmayanlar yahut var olanla yetinme hastalığına kapılmamışlar açısından ufuk açıcı makalelerin yer aldığını gönül rahatlığı ile söylemek mümkündür.

 

*Bu yazı Türk Yurdu dergisinin Nisan 2017 sayısında da yayınlanmış, sayın Fatih Akman'ın izni ile sayfamızda yer almıştır.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden