7 Aralık 2022

Turgut GÜLER

Nâmık Kemâl, oğlu Ali Ekrem’e bir gün şu satırları içine alan mektûbu yazmış:

"- Ekrem’ciğim,

Ne yapacağımı bilmediğim için sana mektûb yazıyorum, ama ne yazacağımı da bilmediğim için, sözüme son veriyorum. Gözlerinden öperim”

Nâmık Kemâl âyârında bir edîbin de ne yazacağını bilemediği ânlar oluyorsa, zamânenin yazar-çizer takımına pek şaşmamak lâzım. Hele üst kademedeki politikacılarımızın, usturlabını kaybetmiş “uzay yolu” hecelemelerini, hiç kaale almamak gerekiyor.

“Taş, düştüğü yerde ağırdır.” diyen büyüklerimiz, sözün kantara çıktığı bir muâşeret nizâmında hayat sürmüşlerdi. Kâşgarlı Mahmûd’un tesbît ettiği nice güzel kelime grubundan biri “Kişi alası içtin, yılkı alası taştın” sıralanışı ile karşımıza çıkmıştı. “İnsanın kirliliği içinde, hayvanınki dışında.” diye bugünkü söylenişe aktarılabilcek bu altın değerindeki tecrübe lâmbası, huzmelerini perîşân hâlimize tutuyor.

Oburun biri, iştâhının esîri olarak çatlayıp ölmüş. Mevtânın ağlayan çocuklarını teskîn etmeye çalışan âile dostları:

“- Bu kadar gözyaşı döküp üzülmeyin. Babanız açlıktan ölmedi ya!...”

demişler.

Ölüm sebebi hânesine “oburluk” tabelâsı asmak, en çarpıcı ecel sahnelerinden. Burada, sâdece yenen gıdâ nîmetine değil, vücûd nîmetine karşı da küfrân fiili işleniyor. İsrâf ile hem-hâl olanların fecî âkıbeti, zirvedeki yerini, oburluktan ölerek alıyor.

Tüketim ekonomisi, tünelin iki ucunu da tamâmen kapatmış. Üretmeden tüketmeye okyanus bile dayanmaz. Bir vakitler, tarım ülkesi olmakla iftihâr eden Türkiye, maalesef, en temel tarım ürünlerini dışarıdan alır hâle geldi. Münbit tarla ve bahçelerimiz üzerine taş yığını görünüşlü binâ siteleri inşâ ettik. Sâhil kasabalarının hemen hepsinde meyve, sebze ekilen topraklar, “turizm” uğruna hebâ edildi. Dolayısıyla, isrâf ve oburluk başka sâhalara da kaydırıldı.

Eskiden, “bereket” kelimesi hayâtımıza yön verirdi. “Allah bereket versin” diyen esnâfın yüzünde, bereket gülleri açardı. Çalışanlara, sofraya oturanlara, oradan gelip geçenler “bereketli olsun!” temennîsinde bulunurlardı. Başımıza gelen ve pek yakında gelecek olan gıdâ krizlerinin temelinde “küfrân” bulunuyor.

Hangi maksatla olursa olsun, ihtiyaç sınırını aşan her harcama, bu Dünyâ’daki bir başka insanın hakkını gasp etmektir. Ama kaç kişi bunun farkında, şuûrunda? Birleşmiş Milletler etiketini kullanarak medya manşeti kapanlar, reklâm odasının dışına çıkamıyorlar.

Câmi şadırvanında abdest almakta olan Nasreddin Hoca’ya yaklaşan bir köylü:

“-Hocam, abdest sırasında ne tarafa dönmek lâzım?...”

diye sorunca, Hoca:

“- Ceketini, ayakkabını ne tarafa koydunsa o tarafa dön ki, çalmasınlar!...”

demiş.                                                                                                             

İçinde yaşadığımız Nasreddin Hoca’lık nice vaziyetin düz mantığı, bu fıkra eksenine “cuk!” oturuyor. İnsânî vasıflarımızı birer birer kaybettikçe, “ya çalınırsa?” sorusunu zihnimizden atamıyoruz. Bu güven bunalımı, bizi daha emniyetsiz yerlere ve zamanlara taşıyor.

Âile, mahalle, kasaba, şehir ve nihâyet ülke mefhûmlarını açık arttırmaya çıkardık. Her işimizin, meşgûliyetimizin merkezine menfaat topumuzu koyuyoruz. Meydâna gelen yüz asıklıkları, aslında kendi imâlâtımız. Başkalarının sırtına yükleyerek mes’ûliyetten kurtulamayız.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: