25 Temmuz 2021

Şahver ÇELİKOĞLU

Muhabbet bâzı kimselere hâl, bâzılarına ise mekândır. Mütekellimînin (kelâm âlimlerinin) ve muhakkikînin (tahkîk ehlinin), muhabbet mes’elesinde söyledikleri bir hayli söz vardır. Ancak mütekellimînin söyledikleri bâzı sözleri çok güzeldir. Onlardan bir tanesi de şudur: “Muhabbet; kalbin, bir şeyde kâmili idrak etmesinden dolayı, o şeye meyletmesidir.” Eğer bir kul, gerçek sûrette kemâle ermenin, Allâh’ın rızâsına uygun davranmakla mümkün olacağını ve kendisinde ve başkasında gördüğü kemâlin Allah’dan kaynaklanacağını bilirse, o kulun muhabbeti Allah içindir. Bu kul böyle düşünmekle aynı zamanda Allâh’ın rızâsında ve mücâhedesinde olmuş olur. Ve Allâh’a karşı lâzım olan itaatini yerine getirir.

Bu mânâdan olmak üzere muhabbeti itaat olarak da tefsir edenler olmuştur. Ancak âriflerden bâzıları şöyle demişlerdir: “Cenâb-ı Hak (c.c), mahbûb fî zâtihî’dir.” Yâni kendi zâtında mahbûbdur. Hakîkatte, mahbûb-u hakîkî de budur. Zîrâ gerçek mânâsıyla cemâl, kemâl, hüsn ve letâfet O’nundur ve O’ndan kaynaklanır. Eşyâda olan güzellik ve mükemmellik kaynağını Allah’dan alır. Bir ârifin müşâhedeye erişmekteki gönül saflığı, hiç şüphesiz Allah’dan kaynaklanır. Bu saflık ise muhabbetin tezâhürüdür. Allâh’a olan muhabbet ise insanı müstesnâ bir vecd hâline kavuşturur. Bu vecd ise sâir vecdlerden farklıdır, keşfe ve beyâna ihtiyâcı yoktur, zîrâ onu tadan bilir.

Muhiddîn İbn Arabî (k.s), Futûhât’ında şöyle buyurmuştu: “Muhabbet, insanın Allâh’a nisbet ettiği sevgidir. O, ilimle idrâk edilemez. O ancak tatmakla ve zevk almakla anlaşılabilir.” İşte hakîkî muhabbet budur. Gâyetu’l-Emânî adlı eserinde Molla Gürânî (r.a) şöyle der: “Muhabbet, bütün mevcûdâtta sârîdir… Ve bütün mümkînât, îcâd, onun üzerinedir. Muhabbet, Allâh’ın zuhûrundan ve müşâhedesinden doğan en önemli mefhumdur.” Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır: “Gökteki melekler, Allah’dan kendileri için istediklerini onlar için de isterler.” Yâni Allâh’ı sevenler için de isterler mânâsınadır.

Şu kadar var ki, bu muhabbete mazhar olmak herkesin kâbiliyeti nisbetindedir. Ve herkes kapasitesi nisbetinde âşık olur. Ancak bâzı kemâl sâhibi olan kimseler vardır ki, gönüllerinde meydana gelen aşk sâyesinde ve bir mürşîdin irşâdı sâyesinde hakîkî aşka erişebilir. Hattâ bu, Allâh’ın yarattığı varlıklardaki yaratılış sırrını tefekkür etmekle de elde edilebilir.

Âşık’a lâzım olan, göze hor gözükse bile, süslü ve tezyînatlı olan geçici şeylerden kendini korumasıdır. Ve onlara meyl ve muhabbet etmemesidir.

Bütün mes’ele mutlak cemâlden ayrılmamak, mukayyed (geçici) güzelliğe meyletmemektir. Onun için Sühreverdî (k.s) Hazretleri mukayyed Cemâlden men ederek şöyle buyuruyor: “Bir kimse Allâh’a (c.c) muhabbet duyduğunu iddia ederek, Allâh’ın yasakladığı şeyleri yapmaya devam ederse, o yalancıdır. Allah Teâlâ harama meyletme konusunda şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Mü'min kadınlara şöyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve nâmuslarını korusunlar, görünmesi zarûrî olanlar hâriç zînetlerini göstermesinler…” (Nûr,24/31) “Ey Muhammed! Mü'min erkeklere söyle, özlerini zinâdan sakınsınlar, ırzlarını ve nâmuslarını korusunlar.” (Nûr,24/30)

Evet, muhabbet iki kısımdır. Birinci kısmı, bir kimsenin, nefsi neyi isterse ve neden haz alırsa Hakk’ı onun için sevmesidir. İkinci kısmı ise, bütün hazzedilen vesîleleri bir kenara bırakıp, arada hiçbir illet ve sebep olmaksızın sevmek ve Hakk’a âşık olmaktır. Evliyânın yolunda makbul olan da budur.

Muhiddîn Arabî (k.s) Hazretleri Fütûhât’ında şöyle buyuruyor: “Aşk, sevginin, sevilen üzere hasredilmesi ve bu sevgiyi hasredenin bütün varlığında ve benliğinde sevginin hâkim unsur hâline gelmesi demektir.” Kur'ân-ı Kerîm’de bu mânâya uygun olmak kabîlinden, aşka yer verilmiştir. Bir âyet-i kerîmede: “İnsanlardan bâzıları, Allah’dan başka varlıkları O’na eşler koşarlar. Onları, Allâh’ı sevdikleri gibi severler. Mü'minler ise, en çok Allâh’ı severler…” (Bakara,2/165) buyrulmuştur. Kemâl-i aşk, âşıkını, bâkî olan mâşukta fânî eden aşktır. Öyle ki âşık, aşkının ateşinden mahvolur ve mâşukunda bekâya erer.

Allâh’a (c.c) ulaşmak için nice yollar vardır. Ancak bu yolların en kestirme olanı aşk yoludur. Ebü’l-Cenâb Necmüddin Kübrâ (k.s) Hazretleri şöyle buyurdular: “Bütün yolların usûlü üçtür: Birincisi; tarîk-i ahyâr (hayırlıların yolu), ikincisi; tarîk-i ebrâr (iyilerin yolu), üçüncüsü ise; tarîk-i şuttârdır (coşkunların yolu). Tarîk-i ahyârın usulleri; namaz, oruç, hac, zekât, cihâd gibi ibâdetleri yerine getirmektir. Bu, Allâh’a ulaşmanın uzun yolunda katedilen en küçük mesâfelerden birincisidir. Ve bu yolda Allâh’a ulaşanlar çok azdır. Tarîk-i ebrâra gelince; bu usûlun îcapları, bâtının (iç dünyânın) tasviyesi ve övülmüş ahlâkın kazanılmasıdır. Bu yol ile de Hakk’a ulaşan binde biridir.

İbrâhim Havvas’a (k.s) İbn Mansûr (k.s) şöyle sordu: “Ey İbrâhim! Nefsini, hangi makamda riyâzetle terbiye ettin ve fenâfillâha erdin?” İbrâhim Havvas şöyle cevap verdi: “Tam otuz yıldır nefsimi tevekkül makâmında riyâzete verdim.” İbn Mansûr bunun üzerine şöyle mukâbelede bulundu: “Ömrünü, bâtınını îmar etmek için fedâ ettin. Peki, buna rağmen fenâfillâhın hangi mertebesindesin?” Tarîk-i settâr (şuttâr) ise, Allâh’a duyulan şiddetli aşk sâyesinde mâsivâdan arınmak ve gönül aynasında yârin yüzünü (yâni, Allâh u Zü’l-Celâl ve’l-Cemâl Hazretlerini) müşâhede etmektir.

Fahreddîn Râzî (r.a) tefsîrinde: “Mü'minler ise, en çok Allâh’ı severler…” âyet-i kerîmesini tefsir ederek şöyle buyurdu: “Bir şeye iştiyâk duyulması için, o şeyin tamâmiyle olmasa bile bâzı yönleriyle idrâk ve müşâhede edilmesi lâzımdır. Zîrâ insan müdrik olmadığı ve varlığını tesbit edemediği bir şeye nasıl şevk duysun ki?” Çünkü bir kimsenin diğer bir kimseye iştiyâk duyması için, onun sesini işitmesi ve şeklini görmesi îcab eder. ki, bu sâyede iştiyâk tasavvur olunabilsin. İşin diğer bir vechesi de, bir şeye bütünüyle müdrîk olunuyorsa, onda iştiyak duyulmaz. Çünkü şevkin en önemli hazırlayıcısı olan sır, ortadan kalkmış demektir.

Mâşuka (sevgili, sevilen) şevk (aşırı derecede isteme, arzu etme) iki türlü gelir: Birincisi, bir kimseyi gördükten sonra, onun kaybolmasıyla berâber zihindeki O’na âid hayâlin tutuşturup depreştirerek geliştirdiği bir şevk. İkincisi ise, bir kimsenin sâdece yüzünü görüp, o yüzdeki güzelliğine binâen başka güzelliklerini görmeden oluşan ve gelişen iştiyaktır.

Bu iki iştiyak tarzı da, Allâh’a şevk duymada tasavvur edilebilmesi mümkün olan tarzlardır. Zîrâ birincisini ele alacak olursak, biz insanlar dünyâya gelmeden önce “elest bezmi”nde Rabbimiz ile buluşmuş ve O’nun Rabliğini ve hükümdarlığını kabul etmiştik. Bu mülâkat esnâsında ruhlarımız O’nun cemâlini müşâhede etmişti. Ancak, ruhlarımız bilâhare dünyâda beşeriyet hicâbıyla giydirildiği için, Allah Teâlâ’yı göremez olduk. Bu mahzunlukla berâber, O’nun hayâlimizde kalan güzellikleri, bizi kendisine âşık etti. İşte bu yol ile Allâh’a (c.c) iştiyâk duyanların îzâhı budur.

İkinci kısım mâşuklara gelince, bunlar da gönül aynalarında Hakk’ın tezâhürünü görürler ve bu müşâhededen dolayı O’na âşık olurlar. Gerçi Rabbin tecellîsi çok çeşitlidir ve ona nihâyet yoktur. “Hakk’a varan yolların da mahlûkâtın alıp verdiği nefesler adedince” olduğu kelâm-ı kibârda belirtilmiştir.”

Kemâliyle rü’yet ve vuslat, insanın sâhip olduğu hâl-ı hâzırdaki bedeniyle mümkün değildir. Bunlar, yâni mâşuklar, ancak Rabbin kendilerine tecellî ettiği kadarıyla O’na iştiyâka memurdurlar.

Azîzler şöyle demişlerdir: “Şevk, gâib olanadır. Sevgili ne zaman kaybolursa âşığı ona iştiyâk duymaya başlar.” Bu söz bir yönüyle doğru değildir. Zîrâ mahbûb-u hakîkî, vahdâniyyeti cihetinden ve kemâl-i kurbu hissiyâtından dolayı âşıktan gâib olmaz (kaybolmaz). Ve onun zuhûrunun nâmütenâhi olması hasebiyle âşık onun zuhûruna müştak olur.

Meşâyihden çoğu şu sözü sarfetmişlerdir: “Müşâhedenin şevki, gaybın şevkinden daha şiddetlidir. Zîrâ gaybe şevk duymak, Allah Teâlâ ile buluşmayı arzulamaktır. Oysa müşâhede bu likâyı bir derecede gerçekleştirmek demektir.”

Bu husûsiyet ve özellikleriyle mü'minler meleklere tercih edilir bir hâle gelirler. Zîrâ meleklerde aşk ve şevk yoktur. Ve melekler, mâlûm olan makamlarında, zikir, tesbîhat ve ibâdetle meşguldürler.

Necmeddin el-Kübrâ (k.s), Hasan Harkânî (k.s)’den naklederek şöyle diyor:

“Hasan Harkânî bana şöyle dedi: “Ben tavâf ederken rûhâniyyetimle yükseldim ve Kâbe’nin etrâfını binlerce kere tavâf ettim. Etrâfımda olanlar benim bu sür’atli tavâfıma şaşırdılar. Ben ise onların tavâfına şaşırmadım. Onlara dedim ki: “Siz kimsiniz? Ve bu tavâfınız niçin bu kadar yavaştır?” onlar dediler ki: “Biz melekleriz ve nûruz, ama bundan hızlı tavâfa aslâ gücümüz yetmez.” Onlar da bana sordular: “Sen kimsin ve bu sür’at de neyin nesi?” Ben de onlara dedim ki: “Ben Âdemîyim ve bende aşkın nûru vardır. Bu sür’atin sebebi nûr-u şevktir.” Semâ ve devrân hâlinde de, fukarânın (dervişlerin) aşk ve şevkle dönüp dönmediği, o devrânın hızlı dönüp dönmediğinden anlaşılır. (İsmâil Ankaravî, Minhâcu’l-Fukara, s.305-310)

Kuşeyrî (k.s) Hazretleri değerli eseri Kuşeyrî Risâlesi’nde muhabbetten şöyle söz ediyor ve buyuruyor:

İzzet ve celâl sâhibi olan Allah “İçinizden kim dîninden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine Hakk’ı seven ve Hak tarafından sevilen bir kavim getirir(Mâide,5/54) buyurmuştur.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir kimse Allâh’a kavuşmayı arzu ederse Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Tersine, bir kimse Allâh’a kavuşmak arzusunda olmazsa, Allah da ona kavuşmak arzûsunda olmaz.” (Buhârî, Rikâk,21)

Cebrâil (a.s), Rab Teâlâ’dan Resûlullah (s.a.v) Efendimize şu vahyi getirmiştir: “Kim Benim bir veli kulumu zillete düşürür ve ona düşmanlık ederse, Bana harp îlân etmiş olur. Mü'min bir kulumun rûhunu alma zamânında gösterdiğim tereddüt kadar hiçbir hususta tereddüt göstermiş değilim. Çünkü kulum ölümden, Ben ise onu üzmekten hoşlanmamaktayım. Halbuki ortada behemehal yapılması gereken bir iş bulunmaktadır. Kulum, üzerine farz kıldığım hususları edâ ede ede yaklaştığı kadar başka hiçbir şeyle Bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetleri îfâ ederek de durmadan Bana yaklaşır. Hem o kadar çok yaklaşır ki, artık Ben onu severim. Bir kimseyi sevdim mi, onun kulağı, gözü, eli ve te’yidcisi olurum.” (Buhârî, Rikâk,38: İbn Mâce, Fiten,16)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bir başka hadîslerinde de şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c) bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil’e (a.s): “Ey Cebrâil, Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev” der. Cebrâil (a.s) o kulu sever ve semâ halkına: “Allah Teâlâ, falanca kulunu seviyor, onu siz de seviniz” diye nidâ eder. Bundan sonra semâdakiler de o kulu severler. Sonra Allah (c.c) o kulun yeryüzünde de hüsnü kabul görmesini sağlar, herkes ona teveccüh eder.” Hadîsin râvîsi olan Mâlik (r.a) diyor ki: “Allah bir kuluna buğz edince, sevdiği kul için söylediğinin zıddını söyleyeceği kanaatindeyim.” (Buhârî, Edeb,41: Müslim,Birr,48)

Cüneyd (k.s) Hazretlerine muhabbetten sorulunca: “Âşıkın kendi sıfatlarını terk etmesi ve bunun yerine sevgilisinin sıfatlarına girmesidir.” (Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmak, vasıfları ile muttasıf olmak)

Cüneyd (k.s), bu sözü ile şuna işâret etmiştir: Sevgilinin zikri, âşıkı o derece istilâ edecek ki, O’nun sıfatlarını zikretmek, kendi sıfatlarından tamâmen gâfil olmak ve kendini bile hissetmemek onda gâlip bir hâl olacaktır.

Bayezid Bistâmî (k.s) demiştir ki: “Muhabbet, senden olan çok şeyi (ibâdet ve tâati) azımsaman, sevgiliden olan az şeyi (lütuf ve ihsânı) çoğumsamandır.”

Denilmiştir ki: Muhabbet, gerek gıyâbında, gerekse huzûrunda sevgiliye muvâfakat etmektir (sevgiliye uymaktır). (Murâkaba hâli) (Ayrıntılı bilgi için bkz: Kuşeyrî,s.495-307)

Bu yolun esaslarından olan Allah sevgisine erişmenin en kestirme yolu nefsi ölmeden önce öldürmektir. Ve rûhu Allâh’a ulaştırmakla güldürmektir. Bütün vuslata erenler bu hengâmeden geçmişlerdir. Ölmeden önce ölmek ancak nefse muhâlefetle olur. Burada çok önemli olan husus; bahsettiğimiz ölüm, mânevî ölümdür. Yoksa intihar ederek öldürmek değildir. Derler ki: “Başını muhabbet kılıcı kesen kimse en yüce makâma ulaştı.”

Değerli okuyucu! Kâfirlerle cihad ederek şehid düşenin diyeti dâr-ı karardır. Bunun eriştiği makam bu şekilde olduğuna göre, Allah aşkıyla tutuşup yanan ve şehid olan için ne kadar mükâfaat vardır, artık onu sen kıyâs et. (İ.Ankaravî, M.Fukarâ, s.208)

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden