Güncel Yazılar

Mehmet MAKSUDOĞLU

 

Adam otele gitmiş. Giriş bilgilerini karta yazmakta olan otel kâtibi mesleğini sorunca, yazıcı (şimdilerde 'yazar' dedikleri) olduğunu söylemiş. 'Yâni neyle geçiniyorsunuz?' diye soran otel kâtibine 'kalemle' cevâbını verince, kâtip efendi, meslek hânesine 'kalem tüccarı' yazmış.

Ülkemizde, seviye mefhûmunun pek itibâr görmediği, genel olarak 'rating' putperestliğine saplanan medyada, yakın zamanlara kadar, gerçekten iyi bir seviyeyi temsîl eden bir kanalda Mevlânâ Celâleddîn'le ilgili olarak konuşanlardan bâzılarını dinlerken, insan, ister istemez 'otel kâtibi' tipini hatırlıyor.

'Haddini bilmek', hakîkaten önemli bir meziyyet ve 'aydın'da bulunması gereken bir haslettir. Mevlânâ hakkında konuşulacağı bilindiğine göre, öyle bir oturuma katılmak 'cesâretini' gösterecek kişinin, temel islâmî bilgileri özümsemiş olması yanında, 'tasavvuf' konusunda sağlam bir altyapıya sâhip olması gerekir. Yoksa, 'atom fiziği' konusundaki bir oturuma, 'lisede atomla ilgili bilgi edindim, proton, elektron ve nötronları ben de biliyorum; atomun parçalanmasıyla çok büyük bir enerji açığa çıkıyor' diyerek, konuyla ilgili birkaç da kitap okuyarak katılma 'cesâretini' gösteren kişinin hâlet-i ruhiyyesi ile karşılaşırız. Denilebilir ki, 'ama hep böyle yapılıyor, 'bildiği varsayılan kişiler çağırılıyor'. Doğrudur, hattâ, bâzıları 'rating' putu uğruna (put, çeşit çeşittır; medyanınki 'rating'tir) oturumu horoz döğüşü manzarasına çevirip zevkleniyor; ama, bahsettiğimiz program, yakın zamanlara kadar, gerçekten iyi bir seviyede gidiyordu, gece yarısına yakın bir vakitte başlayıp sabâha yakın bitmesine rağmen, ilgiyle seyrediliyordu. Üzüldüğümüz nokta budur.

İnsan, kendi uzmanlık alanında bile herşeyi bilmeyebilir; bâzı konuları derinliğine kavramamış, bâzılarını da atlamış olabilir. Ancak, milyonların seyrettiği bir oturumda, yanıldığını, bir konuyu yanlış bildiğini kabûl etmek, o konuda doğru görüşü savunanı tasdîk etmek hakşinâslığını, yürekliliğini gösterecek seviye ve hâlet-i rûhiyyede olmalıdır. Bu da her babayiğidin harcı değil, böyle erdemli bir davranışı göteren az sayıda da olsa tartışmacılar görülüyor, ama meydan, genellikle, sesini yükselten, görüşünü beğenmediği konuşmacının sözünü kesme kabalığını, çok tabiî bir şey yapıyormuşçasına tekrarlayıp duranların hâkimiyyetine bırakılıyor.

Bu yazımızda, 'usûl'le ilgili görüşlerimizi belirttik. Tartışılan hususların ele alınıp incelenmesi, birkaç yazıya da sığmaz. Şimdilik, yazımızı, ortaya çıkan bir 'vâkıa' ya işâret ederek ederek bitirelim: Celâleddîn, Hz. Muhammed A.S. hakkıda Farsça olarak yazdığı na't-ı şerîf (öğgü kasîdesin) de, 'Yâ Mevlânâ Hak-Dost' (Ey Gerçek Dost (veya Allah Dostu), Efendimiz) diyor. 'Mevlânâ', 'Efendimiz' demektir; Celâleddîn, Hz. Muhammed A.S.a, 'Efendimiz' diye hitâb etmektedir. Halk, Celâleddîn hazretlerini öyle sevmiş ve saymış ki, ona da 'Mevlânâ' demiş. Öyle ki, artık 'Mevlânâ' denildiğinde, Konya'da medfûn Celâleddîn hazretleri anlaşılıyor. İşin hoş tarafı, ona karşı olanlar da, kendisinden Mevlânâ (Efendimiz) diye bahsediyor, ‘Mevlânâ dedikleri’ filân demiyorlar.

 

 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30485656