Güncel Yazılar

Şahver ÇELİKOĞLU

Muhabbetin alâmetlerinden biri, Yüce sevgiliyi çok zikretmektir. Zikrullah, Allah Teâlâ’nın kulunu sevdiğinin bir delilidir. O, Yüce Allâh’ın kullarına yaptığı en büyük lütuflardan birisidir. Bir haberde şöyle denilmiştir:

“Allah Teâlâ’nın her gün kullarına ikrâm ettiği bir sadakası vardır. Allah Teâlâ, bir kuluna Yüce Zâtını zikretmeyi ilhâm etmesinden daha fazîletli bir sadaka ikram etmemiştir.” (Taberâni, el-Evsat…)

Süfyan, Malik b. Muavvel’den (r.a.) şunu nakletmeştir: Allah Resûlüne (s.a.v): “Hangi amel daha fazîletlidir?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Haramlardan uzak durmak ve ağzının sürekli zikrullah ile meşgul olması.” (Buhârî, Şuabu’l-Îman, No: 575)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Allah sevgisini emrettiği gibi, Allah Teâlâ’yı çok zikretmeyi de emretmiştir. Çünkü Allah Teâlâ’yı zikretmek, muhabbetin gereklerindendir. Bu konuda şöyle buyrulmuştur: “Allah Teâlâ’yı o kadar çok zikret ki, insanlar senin için “deli” desinler.” (Ahmed, Müsned, 48) Başka bir hadîste ise şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah Teâlâ’yı o kadar çok zikredin ki, münâfıklar size: “bunlar gösteriş yapıyor desinler.” (Taberâni, el-Kebir, No: 12786…)

Muhabbetin en büyük alâmetlerinden birisi de, Yüce Sevgiliye kavuşma arzusudur. Bu da selâm yurdu olan âhirette Allah Teâlâ’yı bizzat görmek ve müşâhede etmekle gerçekleşecek bir şeydir. Bu ise ölüme iştiyak duymaktır. Çünkü ölüm, kavuşmanın anahtarı ve Cenâb-ı Hak ile görüşmeye girilecek bir kapıdır. Bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Kim Allâh’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister.” (Buhâri, Rikak, 41…)

Bâzı mü’minler, Allah Teâlâ’yı kalblerinin bir kısmıyla sever, kalblerinin yalnız bir kısmını O’na tahsis ederler; onların kalblerinde başkalarının sevgisi de vardır. Bâzı mü’minler de Allah Teâlâ’yı bütün kalbleriyle sever ve O’nu diğer her şeye tercih ederler. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın saf ve hâlis kullarıdır. Bunlar için yakînen şu gerçek ortaya çıkar: Allah Teâlâ’dan başka ibâdet edilecek bir varlık mevcut değildir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

Mü’minler, Allah sevgisinde değişik derece ve makamlarda bulunmaktadırlar. Bu da, herkesin ilâhi sıfatları müşâhedesinden ileri gelmektedir. Bâzı kalbler, ilâhi sıfatların tecellilerini bütünüyle müşahede ederken, bâzıları onların bir kısmını müşâhede etmektedir.

Kulun muhabbet derecesini anlamak için bakılır; eğer kul, Allah Teâlâ’yı bütün arzu ve heveslerine tercih ediyorsa, Allah sevgisi kulun heveslerine üstün gelip, kul her şeyde ilâhi muhabbete göre hareket ediyorsa, o kişi Allah Teâlâ’yı gerçek mânâda seviyor demektir. O aynı zamanda Allâh’a gerçek olarak inanan birisidir. Eğer sen kalbini bu anlattığımız dereceden aşağıda bulunduruyorsan, senin sevgiden nasîbin o kadardır.

Muhabbetin en açık alâmeti=belirtisi, Allah Teâlâ’nın muhabbetini, kalbin kıymet verdiği bütün diğer şeylere tercih etmektir.

Allah Teâlâ sevenlerin ve âriflerin “isâr (başkalarını kendisine tercih etme)” sıfatına sâhib olduklarını bildirmiştir. Sevenlerin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Kendilerine hicret edib gelenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kalblerinde bir sıkıntı duymazlar…” (Haşr, 59/9)

Âlimlerden birisi demiştir ki: “Kalbin dışı, İslâm’ın yeridir; kalbin içi ise îmânın mekânıdır. İşte Allâh’ı sevenlerin sevgide farklılık göstermeleri, îmânın İslâm’a, bâtının zâhire üstünlüğünden kaynaklanmaktadır.

Evet; halkın İslâm’ı sevmesi farz kılınmıştır. Bu farzın edâsı Allâh’ı severek ve O’na itaat ederek farzları yerine getirmeye ve yasaklardan kaçınmaya bağlıdır. Yakîn ehli âriflerin muhabbeti ise, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını müşahedeye ve Yüce Zâtın ahlâklarını tanımaya dayalı bir muhabbettir. Halk, alışkanlık ve duyduğunu tekrar ederek ibâdet eder; gerçek sevgiye ulaşmış ârifler ise Mevlâ’yı yüceltmek, sevmek ve O’nu tâzim için ibâdet eder. Bu, seçkin kullara tahsis edilmiş bir muhabbettir.

Bu konuda asl olan şudur: Muhabbet, Mevlâ’yı tanımaktan ileri gelir. Bu tanıma, genel ve özel olarak iki kısımdır. Özel mârifet ve muhabbet seçkin âriflere, genel mârifet ise avam mü’minlere âiddir.

Fudayl bin İyâz (k.s), muhabbetin farz oluşu hakkında şöyle demiştir: “Sana, Allâh’ı seviyor musun? Diye sorulursa sükût et. Çünkü hayır dersen kâfir olursun. Eğer evet, dersen, gerçekten sevenlerin sıfatına sâhib değilsen Allâh’ın gazabına uğramaktan çekin.”

Âlimlerden birisi demiştir ki: “Cennette, mârifet ve muhabbet ehlinin derece ve mükâfatından daha yüksek bir nimet yoktur. Cehennemde de, muhabbet ve mârifet iddiasında olup, onlardan hiçbir şey gerçekleştirmeyen kimsenin azâbından daha şiddetli bir azab yoktur.

Bir başka âlim de demiştir ki: “Muhabbet ve mârifet iddiasında olanlar hâriç, bütün makam sâhiblerinin bağışlanması ve kendilerine müsâmaha gösterilmesi ümid edilir. Muhabbet ve mârifet iddiasında bulunanlar ise inceden inceye hesâba çekilir; bütün hareket ve düşüncelerinde Allah için, Allah yanında, Allah ile birlikte ne yaptıklarından, nasıl muamele ettiklerinden sorgulanırlar.” Muhabbet ve mârifet, lâf-ı güzâf değildir ve dünyevî ve uhrevi mes’ûliyeti son derece büyüktür görüldüğü ve bilindiği gibi. (Ebû Tâlib el-Mekki, Kûtu’l-Kulûb (Kalblerin azığı), c. 3, s.209-220: ayrıntılı bilgi için bakınız:)

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

25958605