7 Ekim 2022

Ayşe SAMİHA

Târihçilerin ufku, geçmişin araştırılması; geçmişteki olaylar, kültürler, neyin nasıl olduğu ve bu olayların toplum hâfızasına nasıl ve ne şekilde kazındığını belgeler üzerinden incelemektir. Olayların toplum hâfızasında nasıl yer ettiğini bilmek, toplumun hâfızasını okumak târihe de farklı bir perspektif katacaktır. Güneydoğu Asya’da Türk izlerini arşiv vesikası üzerinden incelemiş, diplomatik yazışmaların ve döneme âit belgelerin önemine değinmiştik. Ayrıca, bu coğrafyadaki Türk etkisini keşfetme yolunda edebî metinler ele alınarak yapılacak târihe eş zamanlı, karşılaştırmalı bir çalışma da düşünce ufkumuzu daha da zenginleştirecektir. Meselâ Açe ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin târihi, yazışmalar ve belgeler üzerinden okunurken insânî münasebetler onlar üzerinden okunup anlaşılamaz. İşte bu yazımızda Maley edebiyâtında Türk etkisini edebî eserlerden yola çıkarak mercek altına alacağız.

Güneydoğu Asya’da edebî metinlerin oluşumuna “Türk etkisi”, ilk olarak 1969 yılında A. Reid tarafından iki önemli edebî metin grubunun karakterize edilmesi (incelenmesi) ile fark edilmiştir. Burada 16. asrın ikinci yarısında yüce liman, “Sublime Porte” diye nitelendirilen Pâyitaht’a gönderilen Açe elçisi ile oluşan Açe elçiliğine dâir diplomatik kaynakların yanı sıra, bir de edebî metinlerde geçen konu ile ilgili yazılar dikkatleri çeker. Örneğin Pâyitaht’a gönderilen Açe elçisinden bahseden edebî metinler diplomatik kaynaklara göre daha detaylıdır ve o zamanlar bu gelişmeler karşısında insanların hislerine de tercüman olur âdeta. Edebî metinler incelendiğinde ilk etapta yardıma isteksiz gibi davranan Pâyitaht’a karşı oluşmuş olan bir kin ve öfkeyi fark ederiz. Oysa diplomatik kaynaklarda böylesi bir bilgiye ulaşamayız.

Reid’in 1969’daki bu çalışması, konuya “prolegomenon” tartışma vasfı katmıştır. Bu başlangıç çalışması 2015 yılında Anadolu’dan Açe’ye konulu geniş bir akademik etüdün, İngiliz Akademisi tarafından desteklenmesi ile daha kapsamlı bir çalışma ortaya çıkarmıştır. (Peacock and Gallop 2015). Bu çalışma esnasında anlaşılmıştır ki sâdece târihçiler değil, edebiyât âlimlerinin de bu çalışmada yer almaları elzemdi. Örneğin Payitaht’a gönderilen Açe elçisi ile ilgili arşiv belgesi bir diplomatik doküman iken aynı konuya dâir edebî metin o zamanlar halkın konuya bakış açısı ve de elçinin nasıl bir imaja sahip olduğu, hattâ, ilk zamanlarda Osmanlı elçisinin konuya ilgisiz olmasından dolayı beklenen yardımın gecikmesinin doğurduğu kızgınlık edebî metinler incelenince ortaya çıkar.

Maley Edebiyâtı’nda “Türk” Rüzgârı

Geleneksel Maley Edebiyâtı’nda karşımıza çıkan “Türk” ve “Türkçe” ye dâir kelimeler 14-19. yüzyıllarda işlenen edebiyât türlerinde karşımıza çıkmaktadır. Maley Edebiyâtı’nda Türk kelimesi iki farklı terminoloji ile ifâde edilir. Günümüzden çok evveline, Orta Asya ve Hazar steplerine uzanıp oradaki Türkleri anlatan metinlerde “Turkic” kelimesi kullanılırken, “the Turkish” kelimesi de Osmanlı Türklerinden bahsederken kullanılır. Geleneksel Maley Edebiyâtı’nda bir inceleme yapmak gerekirse Maleylerin Müslüman Hindistan’da hükümdâr olan Türkler ile nasıl temâsa geçtikleri ve İslâm dininin bu etkileşimdeki yeri ve akabinde de Osmanlılar ile iletişimleri karşılaştırmalı olarak ele alınabilir. Türk hânedanları ile Müslüman Hindistan, Maleyler için dînî ve kültürel yakınlık açısından bir teşvik ve heyecan kaynağı idi. Hindistan’dan Malezya’ya gelen Farsça eserler Delhi Sultanlığı ve Moğol İmparatorluğu etkisi ile adalara ulaşmış, tercüme edilmiş ve de geleneksel Maley edebiyâtının hem formunu hem de içeriğini nazımda ve nesirde romantik, didaktik ve dînî mistik temaları ile etkilemiştir.

Geleneksel Maley Edebiyâtında Türklere dâir referanslar pek çok açıdan ele alınabilir. Örneğin edebî metinler filolojik ve târîhî gelişimleri göz önünde tutularak incelenebilir. İkinci olarak, Maley Edebiyâtı’na konu olan temaların gerçekliği ya da gerçek dışı oluşları açısından bakılarak son beş yüz yılı aşkın bir süredir Maley edebiyâtçılarının kalemlerine malzeme olan konular incelenebilir. Üçüncü olarak, yerli edebî metinlerin çeşitli metamorfozlarının edebî, kültürel ve sosyo-politik açıdan incelenip yerelleşme aşaması incelenebilir. Dördüncü olarak da Archipelago diye zikredilen Malezya ve çevresindeki adalar çevresinde edebiyât ehli kişilerin Maley Edebiyâtı’nda “Türk” kelimesini bolca kullanarak Türklere dâir hikâyeleri üzerine yazmalarına ne tür bir ajandanın sebep olduğu; edebî, politik veya dînî sebepler araştırılabilir.  “Turkic-Turkish” konuları Maley edebiyâtında hep olumlu işlenmiştir. Bunun nedenleri metin arası okumalar yapılarak araştırılabilir.

Maley Edebiyâtı’nda Türk etkisi üzerine ilk çalışma 2011 yılında Rus araştırmacı ve akademisyen Vladimir Braginski’ye İngiliz Akademisi’nin yapmış olduğu; “Hint Okyanusu boyunca İslam, ticaret ve politika” konulu kapsamlı akademik araştırmaya katılması çağrısı ile başlamıştır. İlk olarak çalışılan kaynaklar; “Tale of Aceh-Açe Hikâyelerinde Türklere âit bölüm”, ve Türk-Rus savaşlarında Rusların nasıl portrelendiği konusudur.

Buna ek olarak Maley Edebiyâtı’nda Türk etkisini araştırmak üzere bir Maley projesi dikkatlerimize takılır. “Malay Concordance 2014” adlı projede yapılan eser incelemelerinde 135 adet mensûr ve manzûm eser incelenmiştir. Bu eserlerde; Rum-Türk, Türkistan ve İstanbul kelimeleri 40 tan fazla metinde 1200 defa kullanılmış. Metinlerde geçen Rum ve Türk kelimelerinin, bâzen kişi adlarına ek olarak kullanıldığı da görülmektedir. Meselâ; “Ghar Türkî”, “Mughan Türk”, “Raja Rum” ve benzeri kelimelerin kişi adlarına ek olarak kullanıldığını görmekteyiz ve bu isimler 40 kadar metinde 600’den fazla geçmektedir. Hiç şüphesiz metinlerde geçen bu isimler Türklere dâir pek çok bilgi sunmaktadır. Meselâ Maley Edebiyâtı’nda “Hikayat Muhammad Hanafiyah-Muhammed Hanefî’nin Hikâyesi” ve “Hikayat Amir Hamza-Amir Hamza’nın Hikâyesi” aşkta ve savaşta Türk karakterlerini tasvîr ederken “Bustân al-salâtin-Sultanların Bahçesi” de Türklerin kökenlerini ve târihî mitlerini anlatır. “Hikayat Aceh-Açe Hikâyesi” Açe-Türk ilişkilerini anlatırken elde edilen bilgiler hiç de küçümsenemeyecek niteliktedir. “Poem of one hundred Ladies-Yüz Hanımın Şiiri ile “Syair Siti Zubadiah” adlı eserde perdeler, halılar ve mücevherler örnek verilerek şık İstanbul işçiliğinden bahsedilir. “Tuhfat al-nafis-Kıymetli Hediye” adlı eserde de Cidde’ye hacı taşıyan Türk filolarından bahsedilir.

İncelenen bu eserlerin yanında diğer tarafta henüz incelenmemiş ve gün ışığına çıkarılmayı bekleyen “Büyük İskender’in Hikâyesi, Minangkabau Gelenekleri, Jambi Ülkesi’nin Hikâyesi, Jambi Krallarının Soy ağacı ve Türk-Rus savaşları’na dâir metinler araştırılmayı beklemektedir.

               Hikayat Penyemangat Jihad                                   Syair -Şiirler                                                  Sultan İskandar

Türk teması, geleneksel Maley edebiyâtının kendine âit parçaları ve olay kurgusu ile bir bütünlük içindedir. Edebî metinleri 4 ana bölümde inceleyen Braginsky, metinlerdeki târihlerin birbiri ile örtüştüğü ve her bir grubun incelenen temanın bir yönü ya da bir varyasyonu olduğunu görmüştür. Braginsky, metinleri incelerken dağılımı yüzyıllara göre ele almıştır. İlk bölümde 14. asrın sonundan 17. asrın ortalarına kadar Farsça’dan çevrilen Hikayât Muhammad Hanafiyah, Hikayat Amir Hamzah, Hikayat Bayan Budiman-Akıllı Papağanın hikâyesi- ve Hikayat İskandar Zulkarnain ve de ayrıca Bustan-al Salatin gibi edebî eselerde ana figürler Türk’tür ve olaylar İstanbul’da geçmektedir.

17.yüzyılın sonlarından itibâren ele alınan ikinci grupta Pâyitah’tâ gönderilen Açe elçisine dâir metinlerin edebî bağlantıları incelenir. Bu konu Açe kaynaklarında Lada Secupak denen ve bir tutam karabiber anlamına gelen Türk topuna dâir anlatılan efsâneler ve de Açe Hikâyesidir. Açe metinlerine ek olarak aynı tema Johar-Maley metinlerinde de göze çarpar. İşlenen temalar aynı olsa da bu iki farklı kaynakta farklı mesajlar ortaya çıkar.

Üçüncü bölümdeki incelemeler 17. yüzyıl başlarından 19. yüzyıla kadar olan metinleri içerir ve Türk Sultanı’na dâir fantastik betimlemeleri (güzellemeleri) anlatır. Metinlerde Türk Pâdişâhı “King of Rum” diye geçer ve Rum kelimesi Türkleri anlatmak için kullanılır. (Hikayat si Miskin, Hikayat Indra Nata ve de politik efsaneler başlığı altında Maley hânedanlarının efsanevi orijinleri olarak kabûl edilen Türk atalarından bahsetmektedir. (Tambo Minangkabau, Hikayat negeri Jambi, Silsilah keturunan raja Jambi, Hikayat Merong Mahawangsa). Bu atalar ya bir kral, ya Rum Pâdişâhı ya da Türk prensleri, vasalları ve asilleridir.

Dördüncü ve son bölüm üç hikâyeden (Hikâyat veya Syair Perang Setambul ya da Hikâyat peperangan al-maulana sultan Istambul-(Tale-poem of the Istanbul War-İstanbul’da savaşa dâir epik şiir) ve de syair (şiir) denen İstanbul savaşını konu edinen nazım eserleridir.  Bu edebî metinler arasından en ilginci de Türk-Rus savaşını anlatan metinlerin Açe versiyonudur.

Osmanlı Türkleri’nin Maley Edebiyâtı’nı etkilemesi farklı olmuştur. Pir Ali Birgili, Ali b. Ahmed Bestâmi, İmâdeddin Nesîmi gibi Türk isimleri Maley adalarında biliniyor olsa da Türkler ile Maley Dünyâsı’nın arasında karşılıklı edebî etkileşimin varlığından söz etmek zordur. Fakat şu kesin ki Maley edebiyâtı için Türk örneklerin varlığı önemli idi. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz; ağırlıklı olarak efsânevî ve kurgusal ögelerden oluşan geleneksel Maley edebiyâtı o zamanlar Dünyâ’da en güçlü Müslüman devlet olan Osmanlı İmparatorluğu imajı etrafında dönüyordu. Çünkü Güneydoğu Asya’nın gözünde Osmanlı İmparatorluğu, Abbâsi Halîfesi’nin yasal mîrâsçısı ve de Müslümanlar arasında en güçlü devletti. Ayrıca 1517’den sonra Osmanlı Sultânı Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerin koruyucusu ve de Müslüman ekümeninin mânevî çekirdeği olarak görülmeye başlandı. Bu sebeplerden ötürü Osmanlı Türkü geleneksel Maley edebiyâtında politik dînî imgeler ile siyâsi mitoloji ile ve de “güç ve otorite” terimleri ile anılır olmuştu. Braginsky’ye göre İslâmî proselitizm (din propogandası) ve jihad kelimeleri de Maley hikâyelerinde etkin yer tutmuştur. Bunun örneklerine ulaşıp aslının ne olduğunu bulmak gerekir. Çünki 20. Yüzyıl başları Düvel-i Muazzama’nın rûh ve vücut bulduğu, Türk’e karşı topyekûn seferber olduğu zamanlardır. Hatırlayacak olursanız Avrupalı oriyantalist yazarların; Girit Adası’nın Yunanlılarca alınmasına yâhut Kuzey Afrika’nın elimizden çıkmaya başlamasına sevindikleri; Yunanlıları ve İtalyanları methedip Türklere karşı cephe aldıkları ve bu arada, pek çok dille birlikte, Maleyce eserler yazdıkları zamanlardır. Dolayısı ile İslâmî propaganda olup olmadığı konusu araştırmaya ve tartışmaya açık bir konudur.

Asırlar boyunca sömürge devletlerine karşı Güneydoğu Asya Müslümanları yanında olan Pâyitaht, 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da giderek artan Türk düşmanlığı karşısında temkinli hareket etmeyi yeğlemiştir. Târihî belgeler ve diplomatik yazışmalardan okuduğumuz kadarı ile Osmanlı Türkleri Güneydoğu Asya için hep bir “imdat” ve “sığınma” kapısı olmuştur. 20. yüzyıl başlarına kadar Pâyitaht’a gelen elçiler ve yardım istekleri devam etmiştir. Târihî belgelere bu şekilde kaydedilen gerçekler Maley Edebiyâtı ve halkın hâfızasında, her dara düştüklerinde yardım eden Osmanlı Türk’ü “Raja Rum”- “Türk Sultânı” olarak asırlarca yer etmiş ve günümüzde de bu târihî yerini korumaktadır. “Raja Rum” tâbiri, sözlü ve yazılı edebiyât geleneği ile halkın hâfızasında olağanüstü psikolojik güç ve etkisini korumuştur. Ayrıca “Raja Rum”, Maley Edebî eserlerinde siyâsî ve dînî meseleler ile de alâkalandırılmış, güç ve otorite timsâli olarak yerini almıştır. Hattâ diplomatik ilişkilerin azaldığı zamanlarda bile sözlü ve yazılı edebiyâta konu olan Türk imajı ve siyâsî önceliği Güneydoğu Asya’nın hayâlinde asırlar boyunca yer etmiştir. Açe lideri Mansûr Şâh tarafından Sultan Abdülmecid Hân’a gönderilen haritada Sumatra adası ile çevresindeki adalar ve Maley Yarımadası’nın “Anadolu” olarak gösterilmesi Türk’e duyulan hayranlığın bir başka boyutudur. (1850 BOA, İHR.73/3511).

Kaynaklar

Braginsky Viladimir, 2015. The Turkic-Turkish Theme in Traditional Malay Literature, Imagining the Other to Empower the self, Brill, volüme 301.

A.C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop, 2015. – From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and Southeast Asia, Published for the British Academy

A.C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop – Islam, Trade and Politics Across the Indian Ocean: Imagination and Reality – Proceedings of the British Academy 200, 1-23- The British Academy 2015

Anthony Reid – Rum and Jawa: The Vicissitudes of Documenting a Long-Distance Relationship- Proceedings of the British Academy 200, 1-23- The British Academy 2015

Göksoy, İsmail Hakkı, 2011. Ottoman-Aceh relations as documented in Turkish sources. In R.M. Feener, P. Daly and A. Reid (eds.), MAP. Leiden: KILTV Press.

 

 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: