Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

1915 yılındaki Ermeni tehcîri esnâsında, Suriye’ye giden kaafilelerin yolu Mardin’den geçiyordu. İşte o günlerde, Mardin yöresindeki Süryânî âilelerin pek çoğu, yolculuk şartlarında yetim veya öksüz kalmış Ermeni çocuklarını evlâd edinmişlerdi.

Dünya Süryânîliğinin merkezi durumundaki Mardin, bu özelliğini günümüzde de korumaktadır. Çalışkan, dürüst ve insânî yardım hasletleri yüksek bir topluluk olan Süryânî cemaati, asırlardır bu ülkenin en tabiî uzuvlarından biridir. Tehcîr Kaanûnu uygulaması sırasında ortaya koydukları tavır, herhangi bir tarafı tutmaya, kayırmaya yönelik olmayıp, tamâmen mâşerî vicdânın tahrîki ile sergilenmiştir.

Ne yazık ki, Osmanlı Süryânîlerinin bu saygı duyulacak davranışını, bugünkü Ermeni borazancılarına anlatmak imkânı yoktur. Türk’ün, sâdece yaşadığı günleri değil, geçmişini ve geleceğini de ipotek altına almak isteyen mâlûm tezgâh ehli, Ermeni maşasını kullanarak göğsümüze ha bire köz koyuyor. Süryânî vatandaşlarımızın, sosyal yaraları sarmada gösterdiği asâlet ve tevâzu ile Ermeni çığırtkanlarının sahte çığlıkları arasındaki fark, koskoca bir medeniyeti gösteriyor.

Süryânî dilinde, zararlı böcekleri yok etmekle görevli bir melek, “Kebikeç” adıyla anılır. Eskiden, el yazması kitapları güve ve benzeri haşereden korumak maksadıyla “Kebikeç” denen duâ cümleleri yazılırdı. Bir nevi tılsım da sayılabilecek bu cümleleri, Süryânî vatandaşlarımıza yeniden kurdurup, Ermeni vahşetini anlatan, gösteren arşiv sayfalarına koydurmalı.

Modern astronomi âletlerinin bulunmadığı devirlerde “Usturlab”, pek çok ihtiyâcı karşılayan yediveren bir âletdi. Yıldızların birbirinden, Güneş’den, gezegenlerden ve Ay’dan uzaklıklarını, ufuk çizgilerindeki değişken yerleri veya Dünyâ üzerinde herhangi bir kulenin, binânın yüksekliğini ölçebilen; zamânın, mevsimlerin belirlenmesine yardımcı olan usturlabın, yıldız falında da kullanıldığı rivâyet ediliyor.

Ermeni yalanlarının Türkiye’yi ve Dünyâ kamuoyunu getirdiği noktada, usturlaba nasıl da muhtâcız. Hakikî şekli ve ebâdı ortaya çıkarılacak ne kadar meçhûl var? Bu açıdan; usturlabı, hem Türk milletinin, hem de hâlâ sağduyusunu kaybetmemiş millet-i sâirenin vicdânı hükmünde de görebiliriz. Kimin Güneş’e daha yakın olduğu, bir gün mutlakâ anlaşılacaktır.

Çok küçük bir mezheb cemaatine göre, Şeytan’ın Cennetten kovulmazdan önceki ismi “Tavusü’l-melâike” idi, yâni “Meleklerin Tavusu”. Yine bu inanç ehline sorarsanız; o unvân, Şeytan’ın letâfetinden ötürü verilmişti. “Tavus”, yüz güzelliği demekmiş. Ayrıca, “yakışıklı erkek” mânâsına da geliyormuş.

Bir diğer bakışa nazaran da “Tavus”, Yunanca “Sius (=ilâh)” kelimesinden muharref olarak “Tavus-Melek” şekline sokulmuştur ki, “İlâhların Meleği” anlamına kullanılıyormuş. Tavus-Melek; Sâmîlerin, mevcûdâtdan evvel vâr olduğuna imân ettikleri bir ilâh (!) mış.

Doğruluğunu kabûl ve tasdîk etmesek de, kitap satırlarına, arşiv sayfalarına girmiş her bilginin, mâlûmâtın, saygıya değer olduğunu düşünmeliyiz. Yeter ki, bizim doğrularımızın önüne çıkılmasın, yoluna barîkat kurulmasın.

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19667211