7 Aralık 2022

Turgut GÜLER

1915 yılındaki Ermeni tehcîri esnâsında, Suriye’ye giden kaafilelerin yolu Mardin’den geçiyordu. İşte o günlerde, Mardin yöresindeki Süryânî âilelerin pek çoğu, yolculuk şartlarında yetim veya öksüz kalmış Ermeni çocuklarını evlâd edinmişlerdi.

Dünya Süryânîliğinin merkezi durumundaki Mardin, bu özelliğini günümüzde de korumaktadır. Çalışkan, dürüst ve insânî yardım hasletleri yüksek bir topluluk olan Süryânî cemaati, asırlardır bu ülkenin en tabiî uzuvlarından biridir. Tehcîr Kaanûnu uygulaması sırasında ortaya koydukları tavır, herhangi bir tarafı tutmaya, kayırmaya yönelik olmayıp, tamâmen mâşerî vicdânın tahrîki ile sergilenmiştir.

Ne yazık ki, Osmanlı Süryânîlerinin bu saygı duyulacak davranışını, bugünkü Ermeni borazancılarına anlatmak imkânı yoktur. Türk’ün, sâdece yaşadığı günleri değil, geçmişini ve geleceğini de ipotek altına almak isteyen mâlûm tezgâh ehli, Ermeni maşasını kullanarak göğsümüze ha bire köz koyuyor. Süryânî vatandaşlarımızın, sosyal yaraları sarmada gösterdiği asâlet ve tevâzu ile Ermeni çığırtkanlarının sahte çığlıkları arasındaki fark, koskoca bir medeniyeti gösteriyor.

Süryânî dilinde, zararlı böcekleri yok etmekle görevli bir melek, “Kebikeç” adıyla anılır. Eskiden, el yazması kitapları güve ve benzeri haşereden korumak maksadıyla “Kebikeç” denen duâ cümleleri yazılırdı. Bir nevi tılsım da sayılabilecek bu cümleleri, Süryânî vatandaşlarımıza yeniden kurdurup, Ermeni vahşetini anlatan, gösteren arşiv sayfalarına koydurmalı.

Modern astronomi âletlerinin bulunmadığı devirlerde “Usturlab”, pek çok ihtiyâcı karşılayan yediveren bir âletdi. Yıldızların birbirinden, Güneş’den, gezegenlerden ve Ay’dan uzaklıklarını, ufuk çizgilerindeki değişken yerleri veya Dünyâ üzerinde herhangi bir kulenin, binânın yüksekliğini ölçebilen; zamânın, mevsimlerin belirlenmesine yardımcı olan usturlabın, yıldız falında da kullanıldığı rivâyet ediliyor.

Ermeni yalanlarının Türkiye’yi ve Dünyâ kamuoyunu getirdiği noktada, usturlaba nasıl da muhtâcız. Hakikî şekli ve ebâdı ortaya çıkarılacak ne kadar meçhûl var? Bu açıdan; usturlabı, hem Türk milletinin, hem de hâlâ sağduyusunu kaybetmemiş millet-i sâirenin vicdânı hükmünde de görebiliriz. Kimin Güneş’e daha yakın olduğu, bir gün mutlakâ anlaşılacaktır.

Çok küçük bir mezheb cemaatine göre, Şeytan’ın Cennetten kovulmazdan önceki ismi “Tavusü’l-melâike” idi, yâni “Meleklerin Tavusu”. Yine bu inanç ehline sorarsanız; o unvân, Şeytan’ın letâfetinden ötürü verilmişti. “Tavus”, yüz güzelliği demekmiş. Ayrıca, “yakışıklı erkek” mânâsına da geliyormuş.

Bir diğer bakışa nazaran da “Tavus”, Yunanca “Sius (=ilâh)” kelimesinden muharref olarak “Tavus-Melek” şekline sokulmuştur ki, “İlâhların Meleği” anlamına kullanılıyormuş. Tavus-Melek; Sâmîlerin, mevcûdâtdan evvel vâr olduğuna imân ettikleri bir ilâh (!) mış.

Doğruluğunu kabûl ve tasdîk etmesek de, kitap satırlarına, arşiv sayfalarına girmiş her bilginin, mâlûmâtın, saygıya değer olduğunu düşünmeliyiz. Yeter ki, bizim doğrularımızın önüne çıkılmasın, yoluna barîkat kurulmasın.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: