8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Topluca bir amnésie (hâfıza kaybı) vak’ası yaşıyoruz. Balkan Savaşı’na arefe olan günlerde yakamıza taktığımız yalancı gülleri, bunca zamandır taşıyoruz.

Yüz sene önceki İngiliz, Fransız, Alman ve onların yığınla avenesi, zihinlerini masata çalıp çalıp keskinleştirirken; biz, uyurgezer vaziyette göz ovuşturmakla meşgûlüz. Gafletle ihânet arasında ne kadar lüzûmsuz kompartman varsa, hepsini son yüz senenin günlerine yayıp, ağzına kadar doldurduk.

Hâfıza kaybının en müessir ilâcı, târîh! Daha güçlüsü, henüz bulunmadı...

İstanbul’da, Zeyrek’le Unkapanı’nın kesiştiği noktada, 3. İMÇ bloğunun bahçesinde üç Türk büyüğünün mezarları yan yana duruyor. İstanbul’un ilk belediye başkanı Hızır Bey, şâir Necâtî Beğ ve Kâtib Çelebî, ebedî uykularına burada dalmışlar.

17.yüzyılı, hakkıyla tapulayan Kâtîb Çelebî, nâm-ı diğer Hacı Halîfe (Kalfa), toplamı yarım asra ulaşmayan kısa ömrüne, kütüphâne hacminde eserler sığdırmıştır. Çelebî’nin büyüklüğü, kitaplarının konu çeşitliliği ile daha da yükseklere taşınmaktadır. Târîhden coğrafyaya, mühendislikden ahlâka, hukûka ve tabiî ki edebiyâta uzanan çok geniş bir yelpâze içinde, Kâtib Çelebî, tercüme faaliyetini de ihmâl etmemiştir.

Hayâtının mühimce kısmını asker olarak seferlerde geçiren Kâtib Çelebî, son nefesine kadar okuma-yazma tâlimini bırakmamıştır. Yine, baştan sona “kıraat” ve “te’lif” mesâîsinde bulunduğu son gecesinin son karanlığı çekilirken, elindeki kahve fincanı yere düşmüş, Cennet-mekân Hacı Kalfa “füc’eten” Rahmet-i Rahmân’a nâil olmuştur.

Azim, gayret, çalışma disiplini, az zamâna çok iş sığdırmak gibi, daha da uzatılabilecek örnek davranışları nerede bulacağını soranlara, Kâtib Çelebî adresini, gönül rahatlığı ile verebiliriz. Bu evsâfda bir kalem ehline sâhib olmakla, Türk milleti ve medeniyeti, ne kadar iftihâr etse azdır.

Budana budana “kuş” olmaktan bile uzaklaşan Türk eğitim sisteminde, Kâtib Çelebî, ne kadar tanınmakta, tanıtılmakta ve öğretilmektedir? Şuna, kesin olarak emîn olabilirsiniz, -hangi duygunun sâikiyle bilinmez- küçümsediğimiz nice ülke, tedrîs programına Kâtib Çelebî’yi, bizi kıskandıracak ölçüde alıyor. Biz, ne mi yapıyoruz? Kâtib Çelebî’nin mezârının dibindeki okulda bile, ona yabancı nesiller yetiştirmenin “modernlik” (!) olduğunu pazarlamaya çalışıyoruz.

Başta Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın Revân ve Bağdad seferleri olmak üzere, birçok askerî harekâtın bizzat içinde bulunan Kâtib Çelebî, gittiği her yerden, özellikle de Bağdad, Haleb, Erzurum, Diyarbekir gibi kültür merkezlerinden topladığı, uğruna bütün servetini yatırdığı kitapları, İstanbul’daki evine taşıdığında:

“- Şimdi Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere yöneliyorum!”

demişti. Onun; okuma, yazma, kültür adamı olma cehdine verdiği isim “cihâd-ı ekber” idi. Kâtib Çelebî’yi anlama kılavuzunun başına, bu “cihâd-ı ekber” tâbirini koymadan, lâbirentte kaybolma riski yüksektir.

Yeni Kâtib Çelebîler yetiştirmek için, Zeyrek (= Zîrek= uyanık, zekî)leri iyi bilmek lâzım, vesselâm... Bir de, memleket havasını iyi koklamak, o kokuyu her yerde tanımak şartı var.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: