Güncel Yazılar
Turgut GÜLER



“Günâha girmek” sözündeki günâh; deniz mi, bahçe mi? Yoksa köşk mü, saray mı? Öyle ya, girmek fiiline uygun bir mekân olmalı. Orası denizse pek tuzlu, bahçe ise dikenli, saray ise lânetli midir?


Günâhın tabiatında bir câzibe merkezi var. Aksi takdîrde, bunca kalabalık cemaati mi olurdu? Haz alınan pek çok işin arkasında günâh merkezleri duruyor. İcrâsı kolay, hedefi yakın, kazancı çekici. Ama ilerisi için hiçbir garanti verilemiyor. Satış sonrası servisi de yok.


O zaman, niye bu kadar çok günâhkâr var? İşin sırrı ve püf noktası da burada ya, sevâba rağbet edenler parmakla sayılırken, günâha yığınlar koşuyor. Gâliba günâh ülkesinin sınırları çok geniş veyâ öyle bir halüsinasyon, serap hâli vukû buluyor ki; darlar geniş, yakınlar uzak görünüyor.


Baklavamıza Yunanlılar sâhip çıkmış. Demek ki, bundan böyle baklava menşe’li günâhlarımızdan kurtulacağız. Darısı Yunanlıların başına. Adalar Denizi’ni, onlar günâh deryâsına çevirmediler mi?


İnsanların müstahak oldukları pek ağır cezâların, işlenen dil cürümleri yüzünden infâz edildiği, nedense pek fark edilmez. Yapılacak en basit bir hukuk araştırması, insanın çektiğinin dili belâsı olduğunu gösterecektir. Eline, beline ve diline sâhip çıkmak, yücelerden bir meziyet, hattâ fazîlettir. Sivri dilli olmak, fâiline keskin sirkeden fazla zarar verir. Her şeye ve yere dil uzatmak, insanı hayırdan uzaklaştırır. Tatlı dil, yılanın temsîl ettiği bütün kötülük ve acılıkları şekere döndürür. Dilini hayırda, ahsen-i takvîm üzre kullanan insanın ağzından bal akar.


Gül, renginin kaynağını da, esbâb-ı mûcibesini de bilmez. Bülbül de, sesiyle ilgili benzer sorulara kayıtsızdır. Ama gülün çok çekici rengiyle kokusu, bülbülün dayanılmaz bir sesi vardır. O küçücük, minnacık kuş ufağından, öyle efsunkâr bir ses, nasıl çıkıyor?


Gülle bülbül arasında, insanoğluna mâlûm olan muâşaka, belki de bu aşkın kahramanlarına pek yabancı. Ne gül, ne de bülbül, kendi lisanlarınca böyle bir sevdâya ortaklık yapmadılar. Hepsi, insan mârifetiyle yakıştırılmış hikâyeler.


Gülün ve bülbülün husûsiyetleri kullanılarak meydâna getirilen san’at hamûlesinin tamâmında insânî hissedişler hâkim. Dolayısıyla; gül de, bülbül de insan elinde sermâye olmuş.


“Gül gül dedi bülbül güle

Gül gülmedi gitdi

Gül bülbüle, bülbül güle

Yâr olmadı gitdi…”

deyişi; firkatin de, hicrânın da, sabrın da, hüznün de güllü-bülbüllüsü. Âdetâ, her harfinde gül kokusu hissediliyor, her hecesinde bülbül şakıması var.

“Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül”

mısrâında, bülbülü çatlatan gül yağı, düşmanın değil, dostun tasına kaşık uzatıyor. Yûnus’un bahçesi de baştanbaşa iri güllerle doludur ve bu güllerin etrâfında çok kalabalık bir bülbül korosu, mesâî hâlindedir: “Cümle şâir, dost bahçesi bülbülü”dür. Süleymân Çelebî’siz, bu dekor eksik kalır:


“Cümle zerrât-ı Cihân itdi sedâ,

Çağruşuban didiler kim, merhabâ!..”

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18840103