7 Aralık 2022

Turgut GÜLER

Türk milliyetçiliği, Türk milletine âit haslet ve özelliklere duyulan bağlılığın adı ise, bu târifin içine Türk’e âit pek çok unsurla birlikte, Türk dilini sevmek de girer. Buradaki bağlılık, saygıdan aşka kadar uzanan dereceler gösterir. Milliyetçilik duygusunun en makbûl çeşidi, elbette, aşk derecesindeki bağlılıktır.

Kelimeler, bizim nâmûsumuzdur. Asırlar içinde meydâna gelen türlü istihâleler sonunda Türkçeye mâl ettiğimiz kelimeler, bayrağımız gibi kudsiyet kazanmışlardır.

Adına, ister öz Türkçe deyin, ister uydurmaca, bugün, maalesef bu sakat ve de kakafonik dil; basından san’at çevrelerine, akademik mevkîlerden dershâne ve okul muhîtine ve oradan siyâsî mahfîllere, en üst seviyedeki devlet ricâline, bütün cemiyet semt ve sokaklarından destek almaktadır.

Türk örfünde, hiç de hoş tedâîleri bulunmayan kuma getirme, kuma gelme, gitme âdeti var. Bu işi yapan, bu işe mârûz kalan ve bu iş kendine yaptırılan insanlarımız, ortak bir aldatma hikâyesinin kahramanlarıdır. Bir erkek ve iki kadından meydâna gelen kuma kadrosunda, ahlâkî yönden, birtakım sıfatlar hak edilmiştir. Tek mağdûr vardır; o da, bu pespâyeliğe râzı olmanın bedelini öder.

Jaguar, parsın bir çeşidi. Benekli ve daha yırtıcı parsa jaguar ismi verilmiş. Kelime, Dünyâ dillerine İspanyolcadan girmiş. İspanyolcaya da Tupi dilinden alınmış. Tupi, Paraguay ve çevresinde konuşulan bir yerli dili.

Türkiye’de yaşamayan bu yırtıcı hayvanın adını taşıyan lüks otomobil, magazin haberlerine zaman zaman yerleşiyor. Bu otomobilin giderdiği ihtiyaç, aslâ ulaşım, nakliye, trafik kelimeleriyle ilgili değil. Şımarık zenginliğin ve sonradan görme kabalığın sembolü olan Jaguar otomobil, rahmetli cumhurbaşkanlarımızdan birinin siyâsî ikbâl döneminde hayli başını ağrıtmıştı. Hattâ o yıllarda, davul delen jaguar amblemli bir siyâsî parti bile kurulmuştu.

Ne yazık ki, jaguar kelimesi, benekli parsa verilen mâsûm isim olmaktan hızla uzaklaşarak, otomobil markasına ve hazımsız zenginlerin hava atma vâsıtasına dönüştü.

Parası olanın, bu parayı nasıl harcayacağına, elbette kendisi karar verir. Hattâ bu hükmün geçerliliğinde, bahis konusu olan paranın nasıl kazanıldığı da önemli değildir. Zîrâ nâmussuzca kazanılan paranın bile, saygı duyulacak bir harcama şekli ve görünüşü, pekâlâ olabilir. Görmemişliğin derecesi, harcama yapılırken ortaya çıkıyor.

Kaliteli mal ve eşyâ kullanmakla lükse yönelik harcama yapmak farklı şeyler. Harc-ı âlem mallar almaktansa, biraz pahalı, ama daha dayanıklı ve standarda uygun olanını temin etmek, muhterem bir davranıştır. Buna, kimsenin itirâzı olamaz. Ama işin rengi kaliteyi ve standardı aşarak hadsiz-hesapsız harcamaya bürünürse, işte o zaman jaguarlaşıyorsunuz…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: