8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Kudretden, yâni doğuştan sünnetli olmak, sâhibine mânevî pâyeler kazandıran, ilâhî lütûfa vesîle kılan bir fevkalâdelik şeklinde anlaşılıyor. Hz. Muhammed’e atfedilen mûcizeler arasında, kudretden sünnetli oluşu da naklediliyor. Elbette, her bakımdan emsâl teşkil edecek bir peygamber, anatomik yönden de eksiksiz olmalıdır. Bunda, hayreti mûcib bir durum yok. Asıl şaşılması gereken husûs, kemterliğine bakmaksızın kendinde kudret vehmedenlerin tavırlarında bulunuyor. “Kudret” ve “sünnet” tavırlarının arkasında yer alan dalkavuk gayretini, ayrıca hesâba dâhil etmek lâzım.

Nâ-hak yere “deli” sıfatı yapıştırılan Sultan İbrâhim, bir gün Topkapı Sarayı’nın taraçasından Marmara’ya bakıyormuş. Akşam vaktini haber veren gurûb ışıkları denize düşünce, Pâdişâh’ı bir telâş almış ve yüksek sesle:

“- Deniz yanıyor!”

demiş. Maiyeti erkânı, bu Hünkâr teşhîsine koro hâlinde iştirâk ederek:

“- İhtimâldir Pâdişah’ım, belki deryâ tutuşa!”

feryâdını, riyâkârlık meş’alesi yapmış. Hâlbuki bunun sâdece bir göz yanılmasından ibâret ışık oyunu olduğunu, münâsib lisanla Sultân’a anlatabilirlerdi. Osmanlı tahtının tek İbrâhim’ine “deli” yaftasını iliştirenler, toplu bir kasıt ehlidir. Ortada “deli” hükümdâr yok, ama hükümdârı delirtmeye çalışanlar var. Zâten, dramatik olaylar silsilesi de burada başlıyor.

Ne zaman millî mefâhir söz sermâyesi olsa, birilerinin, ellerine aldıkları kuruma bulanmış bezleri harekete geçirdiğini görüyoruz. “Kara” çalma ameliyesinden nasîbini alanlar, bir daha kolay kolay bellerini doğrultamıyorlar.

Türk Devleti’nin, yıldızı en parlak günleri hep “gayret” ve “tevâzu”un el ele verdiği yıllarda yaşandı. Kerâmeti kendinden menkûl kadroların devirleri, dâimâ haysiyet borsalarındaki “yerde sürünme” tablolarına kapı araladı.

Gelenek, töre, an’ane gibi, aşağı yukarı aynı denize dökülen örfî dereler, olmayacak istikaametlere akıtılınca, Türk’ün damar hastalıkları nüksetti. “Ergenekon” gibi mukaddes bir mefhûmu, çok lüzûmsuz ve mübtezel kılıklara sokanlar, yarın içine düşeceğimiz “Ergenekon”luk durumlardan, bu büyük milleti nasıl çıkaracaklar? “Sünnet” in tabiatına bakarak ceffelkalem hüküm vermek, ona “kudret” bağlantıları kurmak, millete de, târîhe de ters geliyor...

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: