25 Ekim 2021

Siyasî gündemimiz her an, her farklı problemi gündem maddesi haline getirebilecek sürate ve istidata sahip. Siyâsî aktörler her seçim dönemi, oy oranlarını koruma veyâhut arttırma içgüdüsü ile bu gayeye dönük çeşitli refleksler gösterebiliyorlar. Özellikle ülkemiz hâlâ din üzerinden siyâset yapmak için bulunmaz kaftan mahiyeti taşıdığı için, din merkezli siyâsî gündem maddeleri de haliyle aynı oranda fazlalılık arzediyor.

Kahvehane köşelerinden, stadyumlara, hanımların altın gününden devlet dairelerine varıncaya değin insanlarımız, siyâsî gündemin kendilerine çizdiği sohbet etme hürriyetleri çerçevesinde siyâsetle kucak kucağalar. Hatta iş bazen öyle bir hal alıyor ki, insanlarımız, siyâsî fikirleri ölçüsünde aynı işyerinde, aynı arkadaş grubu içerisinde farklı gruplar oluşturur hale geliyorlar. Tabiî, bunu ifade ederken, özellikle işyerleri özelinde bu durumu adeta tetikleyen ve teşvik eden sendikacılık faâliyetlerine değinmemiz gerekir ama yazının başlığı dikkate alındığında bu pek de mümkün değil. Genel mânâsı ile kısa da olsa siyâsetin ve siyâset gündeminin insanları bir kasırga gibi nasıl da oradan oraya savurduğunu anlatmaya çalıştıktan sonra bizde başlık gündemimize dönebiliriz.

Ülke gündemini bir müddet meşgul eden "dindar nesil yetiştirme" meselesi, bugünlerde saman alevi düzeni siyâsî gündemimizde eski popülerliğini korumasa da, insanların zihinlerine serpilen bu gündem maddeleri doğru veyâ yanlış, bulunduğu yerde filizlenmeye ve buna uygun davranış kalıplarının üretilmesine zemin hazırlıyor.

28 Şubat sürecinde yaşananlar ve geçmiş iktidarlar veyâhut askeri vesayet döneminde özellikle kendini dindar olarak niteleyen insanların yaşadığı problemler, 2002 seçimleri ile beraber bir reaksiyon niteliği kazanarak farklı ve yeni bir siyâsî tercih olarak tezahür etti. Zihinlerinde özellikle hâlâ 28 Şubat'ın silinmez travmasını barındıran "dindar" vatandaşlar, siyâsî tercihte bulundukları partiye varolan yaraların sarılması ve kendilerinin ülke siyâsetinden tecrit edildikleri düşünceleri ile de beraber, özgürlük alanlarını genişletme, fikirlerini daha rahat ifade edebilme hürriyetine sahip olma gibi taleplerini sıklıkla dile getirir hale geldiler. Baskıcı askeri vesayet ve kemalist elit zihniyetin etkisinden kurtulduktan sonra ise mesele, savunma psikolojisinden atak yapma, kendi ideolojisini ortaya koyma ve bunu yaparken de tıpkı kemalist elitler gibi yer yer ötekileştirme ve soyutlaştırma politikalarını da içeren birtakım tutumlar geliştirilerek uygulamaya konmaya çalışıldı. 

Ortaya koyulmaya çalışılan uygulamalardan biri de "dindar nesil yetiştirme" olarak halka sunulan politika ve hareket şekillerinden biri idi. Dindar nesillerin nasıl yetiştirileceği, devletin dindar nesil yetiştirmek gibi bir gayesinin olup olmadığı, bunun insanlar arasında dindar- dindar değil gibi bir kutuplaşmaya sebebiyet verip vermeyeceği, geçmiş gündem maddesi olarak sıklıkla tartışıldı. Yukarıda detaylarını kısa da olsa anlatmaya çalıştığımız travmatik hal, bu tartışma ile kendini ciddi olarak göstermeye başladı. Eskinin kemalist elitlerinin başörtülü vatandaşlara bakış açısı ne denli iptidai ise, aynı oranda kendini "dindar" olarak tanımlayanların başıaçık veyâ tesettüre bürünmeyen vatandaşlara yönelik tutumları gayeler zıt olsa da tutumlar mânâsında bir paralellik göstermeye başladı.

Ferdi olan ibadet etme tercihini zarûrî bir dindar olma şartı olarak kabul eden dindarlar, bunun aksi yönde hayat yaşayanlara pek de sıcak bakmamaya başladılar. Henüz, geçmişteki kemalist elitlerin uygulamaları kadar fiili reaksiyonlar olmasa da, sözel olarak var, yavaş yavaş bu güzergâhta yol alınmaya başlandığına dönük manzaralarla karşılaşılabiliyor. Dininin gerektirdiği vecibeleri yerine getirip getirmeme hususunda fertlerin dinî literatürde dahi zorlama ve ceza yoluyla baskı altına alınamayacağı, "hizaya getirilemeyeceği" net olarak ortada olmasına rağmen aksi yönde telakkilerle hareket etme gayesinde olan insanların zihnî yapılarını anlamak zor bir hal alıyor.

Kur'ân'da Peygamber'e dahi bu hususta belli bir çizgi çekiliyor ve bu, ayetlerle açıklanıyor:

"Senin görevin sadece tebliğdir." (Maide, 5/19, 93, 99.)
"Öğüt ver, sen sadece bir öğüt verensin, onları zorlayıcı değilsin." (Gâşiye, 88/25)
"Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni bekçi kılmadık." (En'am, 6/107)
"Biz seni sadece bir uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderdik" ( Bakara, 2/213, Mâide, 5/67,99, Ahzab. 33/45)
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 2/256)
"Sen halkı imana zorlayamazsın." (Yunus, 10/99)

Hâl böyle iken, kendilerine peygambere verilen görev ve sorumluluktan dahi yüksek bir görev edinip, özellikle ibadet ve giyim konusunda insanları baskı altına almakta ileri gidenler, pek haberdar olmadıkları Matûridi'nin üzerinde durduğu "kalb ile iman" düsturunu da hiçe saymış oluyorlar. Riyânın, sahte ibadet gösterilerinin artmasına sebep olan bu ötekileştirici ve baskıcı tutum, dindar nesil yetiştirmekten çok öte, mürai dindarlar ile bu uygulamalar kaynaklı kesif din düşmanlığının kapılarını aralıyor. Bu tavır seküler bir hayat tarzını belirlemiş insanları rahatsız ve tedirgin etmekten öte, dindar ama dinin telkin ettiği hoşgörü anlayışına sahip vatandaşları da son derece olumsuz etkilemektedir.

Bize göre dindar nesil yetiştirmek devletin aslî vazifesi olmayıp; devletin vazifesi; hak, adalet, saygı ve temel ahlâkî değerleri eğitim yoluyla öğretmek ve dinî öğretilerin yeni nesillere aktarımı konusunda derneklere, sivil toplum kuruluşlarına her türlü ferahlığı sağlamaktır. Millî şuura sahip, millî kimliğinin farkında olan nesiller zaten, tarihin omuzlarına yüklediği birçok görevi, İslam'a hizmet vazifesi de dahil, hakkıyla yerine getireceklerdir. Hülâsa, bu ülkede dindar nesil yetiştirme değil, millî nesil yetiştirme problemi vardır. Bunun için de devletin öncelikle eğitim yolu ile bu minvalde adımlar atması, bu konu üzerine kaygılarını arttırması daha doğru olacaktır.

 

Bu yazarın diğer makaleleri